Uluslararası politika yapıcıları, Dünya'da İslam'ın, Liberal Kapitalizmin krizlerine çare olmadığını dört sene önce ilan etmişlerdi. Bu nedenle Afrika kıtasından başlayan Arap Baharı, ardından Orta Doğu'ya uzanmış ama Arap Yarım Adası'na dokunmamıştı.  Trump ile başlayan yeni dönemde, en zayıf halkalardan başlayarak, dalga dalga Arap Yarım Adası'nı da içine alma zamanının geldiğine şahit olmaya başladık. Bakmayın cihatçı İslam'ın finansörü olan Suudi Arabistan'ın ve ardından toplanan İslam Ülkeleri Teşkilatı'nın da "ılımlı İslam'a" yöneldiğini açıklamasına. Uzun olmayan bir zaman sonra, sulandırılmış İslami yapının bile radikal olarak ilan edileceği günleri göreceğiz.

Ülkemizde de bu plan doğrultusunda Tayyip Erdoğan'sız AKP, olmuyorsa; ara bir geçiş dönemi ve ardından Türkiye'ye özgü bir Macron hareketi planını adım adım uyguluyorlar. Tam da bu noktada Tayyip Erdoğan'ın ve AKP'nin sözcülerinin söylediği "Zarrab davası aslında Türkiye'ye karşı yapılan politik bir davadır" tespitleri bir noktaya kadar haklılık içeriyor( ancak, bakan Zafer Çağlayan'ın Rıza Zarrab'a ısmarlayıp koluna taktığı yedi yüzbin Liralık saatin parasını Zarrab'ın otel kağıdı üzerine yazdığı aldım yazısına inanıyorsak; Amerika da görülen davada Zarrab'ın bakan Çağlayan'ın kendisinden 40 - 50 milyon Euro rüşvet aldığına da inanmamız gerekir).Erdoğan, "milli irade" üzerinden kendini Türkiye ile özdeşleştiren adımları attığı sürece; uluslararası politika yapıcıları da attıkları her adımın sıradan insanlara olan etkilerini düşünmeye zahmet bile etmiyorlar. Siyasi ve  ekonomik anlamda her türden silahlarla Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarını köşeye sıkıştırıp: ya istedikleri şartlarda iktidarı devretmesini ya da akrep gibi kendini sokarak intihar etmesini sağlamaya çalışıyorlar.

Zarrab Davası diye uzunca bir süredir adlandırdığımız, uluslararası ambargoların Amerikan bankacılık sistemlerini de kullanarak aşılması ve ülkemiz içindeki yansımaları bakanlara kadar uzanan rüşvet ilişkileri, New York'da görülmeye başlanan ilk dava ile niteliksel bir değişikliğe uğradı. Kişiler üzerinden başlayan bu davanın esas sanığı olan Rıza Zarrab'ın itirafçı olup, sanıklıktan kurtulması ile Halk Bankası Genel Müdür Yardımıcısı Ahmet Hakan Atilla'nın "şimdilik" tek suçlu olarak kalması üzerinden, Türkiye'nin yönetsel olarak esas sorumlu hale getirilmesine dönüştü.

Amerikalı yetkililer, davanın bu aşamaya geleceğini dört yıl önce Türkiye'ye bildirmişler. Hatta MİT de bu konuda kapsamlı bir dosya hazırlayıp, zamanın AKP iktidarını uyarmıştı. İktidar olup, dokunulmaz olduğunu düşünenler, pek çok kereler gelecek felaketlerin öncü uyarlılarını dikkate almamakta direnmişlerdir. Ama asıl sorunun büyüğü: Rıza Zarrab, Amerika'ya gitme sürecinde devletin ilgili birimi olan MİT'i nasıl oldu da "atlattı"? Hadi burada tufeyliler işe karıştı diyelim,  kör gözüm kör parmağıma dercesine ne demeye tüm bunların üzerine Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Hakan Atilla'nın Amerika'ya gitmesine kimler ve neden göz yumdu?

Son günlerde yaşadığımız MAN adasındaki 1 Sterlin sermayeli bir şirkete, Erdoğan'ın en yakınlarının neden ve hangi ticari iş için milyonlarca Dolar'ı gönderdiğine ilişkin verilecek cevaplar çok önemli. Daha da önemlisi, bu şirketin sahibi olan kişiye, İran üzerinden petrol boru hattının ihalesi veriliyor. Bu ihalenin gereklerini yerine getirecek hiç bir özelliğe sahip olmamasına karşın, milyar dolarlık kredi verilmesi de başka bir ucubelik.

Aslında Erdoğan, Kılıçdaroğlu'na rest çekerken bu belgelerden haberdardı ve restini de ona göre çekmişti: Yurt dışındaki herjangi bir yerde Recep Tayyip Erdoğan'a ait 1 Kuruş varsa; ben bulunduğum mevkiiden istifa edeceğim diyerek, yakınları üzerindeki paralardan kendini ayırmıştı. Peki, bu belgeleri tam da bugünlerde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na kim verdi? Genellikle bu türden belgeler ya muhalif basına ya da daha az güçlü olan muhalefet partilerinden birine verilirdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na verilme nedeni: AKP sonrası dönemde geçici hükümetin başı olması için mi?

Bundan bir kaç hafta evvel, Paradise Papers tarafından açıklanan Başbakan Binali Yıldırım'ın oğullarının yurt dışında vergi cennetlerinde açtıkları şirketlerin belgelerinin ortaya çıkması da çok ilginç. Bu belgeleri verenlerle, Erdoğan'ın yakınlarının MAN Adası'nda şirkete para gönderilmesini arasında bir yakınlık veya aynı noktadan beslenme durumu var mı? Eğer öyleyse; hedefte sadece Erdoğan değil, Erdoğan'a çok yakın AKP'liler de var demektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.