Ak Parti ile cemaat arasındaki kavganın ilk ciddi göründüğü yer, hatırlanacağı üzere, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılmasıyla başlamıştı. 

Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılma nedenini bir hatırlayalım:
PKK tarafından, belediye otobüsüne molotof kokteyli atılması sonucu bir genç kızımız ölmüş; emniyet, eylemle ilgili çok sayıda kişiyi gözaltına almış ve birçoğunu da tutuklamıştı. Buraya kadar her şey normal görünüyor. 

Tutuklu MİT mensubunun savcıya ve cezaevi yönetimine serbest bırakılması için dilekçe verip; savcının, tutuklu sanıklar arasında bulunan MİT mensubunun görev ve yetkileri arasında “insanların ölümüne sebebiyet verecek eylemler olmadığını ve bunun bir suç olduğunu” düşünmesi sonucunda tutuklu MİT mensubuna emir verenleri (MİT Müsteşarı ve müsteşar yardımcılarını) ifadeye çağırana kadar. MİT Müsteşarının ve yardımcısının ifade vermeye gitmesi, hukukçulara göre tutuklanması olarak yorumlanıyordu. 

MİT Müsteşarının, ifadesinde muhtemel söyleyeceği şeyler arasında “devlet politikalarının ve açılım sürecinin gereği” olarak bu eylem emrini verdiği olacaktı. Bu, şu anlama geliyordu;  Oslo görüşmeleri basına sızdırıldığında Başbakan televizyonlarda “Benim talimatımla Oslo görüşmelerini yaptılar.” demişti. MİT Müsteşarının bu talimatlarının devamı niteliğinde eylemlerin yapıldığını beyan ederse Başbakan, Türk Ceza Kanunu’na göre “vatana ihanetten” yargılanacak ve dokunulmazlıktan faydalanamayacaktı.

Oysaki o MİT mensubu kanunsuz emri uygulamasaydı bunların hiçbiri olmayacaktı. “Emir kanunsuz ama benim vatan sevgim kanunların da üstünde!” diye düşünerek bunu yaptıysa, çok sevdiği vatan uğruna üç beş yıl cezaevinde yatmayı yine vatan için göze alabilirdi. Ne ülkemiz bu kadar zarar görürdü ne de Cumhuriyet tarihimizin en büyük krizlerinden biri yaşanırdı. 

Gelelim bugüne...

Son yolsuzluk operasyonunda iktidarın kendini savunduğu tek yer, bunun bir komplo olduğu ve sebebinin de Halk Bankası’ndaki para transferlerinin olduğunu açıklamasıdır. Peki, günlerdir duyduğumuz Halk Bankası olayı aslı nedir, ona bir bakalım:

İran hükümeti uzun zamandır, ABD’nin alenen ambargo listesinde ve kıskacında bulunuyor. Bu durum;  İran’ın herhangi bir şekilde kendi ülkesinden para transferi yapamaması ve uluslararası herhangi bir alım satıma da girememesine sebep oluyordu. İran da, resmi yollardan yapamadığı döviz transferlerini gayri resmi yollarla yapabilmenin uğraşı içerisindeydi.

Türkiye ile İran arasında ticarete hiçbir kısıtlama olmamasına rağmen, yapılan ithalat ve ihracatın döviz bedellerinin banka transferleri yoluyla yapılamaması tüm ticaretin önüne geçmekteydi. İran’ın resmi bankası olan Bank Mellat bile Türkiye’den İran’a ya da İran’dan Türkiye’ye döviz transferi yapamıyor ama bir kamu bankası olan Halk Bankası, sadece Türk menşeili malların ihracatında döviz transferini yapabiliyordu. Buraya kadar her şey resmi görünüyor. Ta ki ABD, Türkiye’nin bu resmi yollar dışında, İran’dan gayri resmi yollardan da para transfer ettiğini fark edene kadar.

Nedir bu gayri resmi yollar?

Hafızamızı biraz kurcaladığımızda, ihracatlarımızdaki artışların önemli bir miktarının altın ihracatı olduğunu hatırlayacağız. Bu altın ihracatları İran’a yapılmaktaydı. ABD bunu fark ettiğinde önlem olarak altın ihracatlarını Dubai’ye yapıp Dubai üzerinden İran’a girişleri sağlandı. Bu rakamları ve istatistikleri Sanayi Bakanlığının ihracat verileri bölümünden önce İran’a, akabinde ülke değiştirerek BAE ve Dubai’ye yapıldığını görebiliriz.

İktidarın “komplo” dediği şey, ABD’nin bu ticaretin önüne geçme ve İran’ı yalnızlaştırma isteğidir. İktidarın bakış açısına göre bu işlemler; gayri resmi bile olsa ülkemize döviz kazandırdığı için yapılmalıydı.

Peki, neden ABD ülkemize yararlı olduğunu düşündüğümüz bu ticareti, yıllardır bilmesine rağmen daha önce engelleyemiyordu? Çünkü İran’a ambargo uygulamayan Türkiye, bütün uluslararası anlaşmalara uygun olarak bu ticareti gerçekleştiriyordu. Sonuç olarak ABD, Türk halkının en hassas olduğu yolsuzluk olayını ortaya çıkararak bu ticarete engel olmayı başardı.

ABD ile ilişkilerini riske atacak kadar ülke yararına olduğu düşünülen bu ticaret sonucunda ülkemiz nasıl oldu da bu kadar zarar gördü? Tıpkı tutuklanan MİT üyesinde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Bakanlarının da şahsi çıkarlarını ülke çıkarlarının önünde tutmalarından dolayı hem içeride hem dışarıda ülkemizde derin yaralar açılmasına sebep olmuştur.

İktidarın söylediği komplonun gerçek olduğunu düşünürsek, bu komployu yapanlara bunu yapabilme gücünü yine iktidardaki bakanların şahsi menfaatleri vermiştir. Bu durumda bu yargılanan kişiler sadece rüşvet almamış aynı zamanda birçok şeyi riske atacak kadar önemli, ülkemiz yararına olan bir ticaretin de bitmesine sebep olmuştur. Yani iktidarın söylediği komplo doğruysa, bu şahsi menfaatlerini ön planda tutan kişiler vatana ihanetle yargılanmalıdır. Şahsım adına iktidarın “Üç beş arkadaşımız hata yapmıştır, yollarımızı hemen ayırıyoruz.” demesi en yararına sonuçtur. Aksi takdirde söyledikleri komplo, kendilerine vatan haini damgası vuracak kadar derinlere gidebilir. 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.