Ülkemiz gençlerinin bilim rengiyle öyküsü: Fahri, Cem veya Nuriye, Semih, Orhan, Mehmet Fatih…

Geçtiğimiz Nisan ayında gerçekleşen 22.Ulusal Kanser Kongresi’nde, yurtdışında kanser konusunda çalışmaları ile tanınan iki davetli konuşmacı vardı: Profesör Dr. Cem Elbi ve Profesör Dr. Fahri Saatçioğlu. Ege Tıp Fakültesinde aynı sınıfta olmamız nedeniyle toplantı çıkışı görüştük. Yaklaşık 30 yıldır görüşmediğimiz ve dönemimizdeki öğrenci sayısı 300'den fazla olduğu için hatırlayamamak kaygılandırsa da; görüşür görüşmez, bakışlar ve gülüşlerin değişmediğini gördüm. Öğrencilik yıllarındaki gençlik halleri gözümün önünde canlandı ve o yılların heyecanıyla kucaklaştık. Neler başardıklarına ilişkin detayları öğrendikçe heyecanlandım ve gurur duydum.

Prof. Dr. Fahri Saatçioğlu, 1981 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne başladı. Üniversite eğitiminin yarısını Amerika’da tamamladı. Kanser alanında buluşları basınımızda şu şekilde yer almıştı (14 Eylül 2013 Finans Gündem): Norveç’te Oslo Üniversitesi öğretim üyesi ve Harvard Üniversitesi’nde de misafir araştırmacı olan Kayserili Prof. Dr. Fahri Saatçioğlu, prostat kanserinde anahtar rol oynayan bir mekanizmayı ortaya çıkardı. Ekibiyle, daha sonra bu mekanizmayı bozacak bir yöntem geliştirerek farelerde prostat kanserini iyileştirmeyi de başardı. Amerika’da MD Anderson Kanser Enstitüsü’nden Dr.B Özpolat ile ortak çalışma yaptıklarını belirten Prof. Dr. Saatçioğlu  ’’Sıra hastalarda denemeye geldi’’ diye açıklamıştı.

Ege Tıp Fakültesi için söyleşisinde*, araştırmalarda kanserin yayılma ve gelişim evrelerinde stres unsurunun en önde gelen etkenlerden biri olduğunu; insanın yaşamını geçirdiği çevredeki her şeyin çok önemli olduğunu anlatan Prof. Dr. Saatçioğlu, “Çevresel faktörlerin hücreleri olumsuz etkileyip zarar verebildiğini ve bunun sonucunda da vücudun kanserli hücrelere karşı koyabilecek bağışıklığının azaldığını” belirtmişti. Çalışmaları bu yönde ilerliyor. Aynı zamanda yoga ile bilimsel araştırma ve uygulama anlamında ilgileniyor. Prof. Dr. Saatçioğlu’ndan beklenti ileride Prof. Dr. Aziz Sancar gibi dünya çapında bir ödüle gidebileceği.

Prof. Dr. Cem C. Elbi ise Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1987 yılında mezun olduktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde kanser moleküler ve hücre biyolojisi üzerine doktora yapmış. 1998-2005 yılları arasında Amerika Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) ve Amerika Ulusal Kanser Enstitüsü’nde (NCI) üst düzey araştırma görevlisi olarak kanserin gelişme nedenleri üzerine doktora sonrası çalışmalarıma devam etmiş. Şu an tanınan bir ilaç firmasının Kanser Tedavisi İçin İlaç Geliştirme ve Klinik Araştırmalar Bölümü’nde araştırmacı ve aynı bölümde yöneticilik de yapıyor.

TÜBİTAK Bilim Genç için yapılan söyleşide**: ‘’Yaptığım çalışmaları iki sınıfa ayırabiliriz. Birincisi kişiselleştirilmiş tıbbi tedavi uygulamaları. İkincisi ise yenilikçi ilaçların geliştirilmesi ve kanser hastalarının tedavilerinde kullanılması. Değişik kanser türlerinin tedavisinde etkili rol oynayabilecek yeni ilaçlar üzerine çalışmalar yapıyorum. Kanser türleri doğaları gereği sürekli değiştiği için, bu konularda araştırmalar yapan bilim insanlarının büyük bir bilgi birikimine sahip olması gerekiyor. Ancak bu sayede çok daha büyük bir hasta kitlesine yardımcı olabiliyoruz. Bana mesleğimde en çok ilham veren şey de kanser gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele eden hastaların yaşamlarına devam etmelerini sağlayabilmemizdir.’’ demişti.

Bir onkolog ve sınıf arkadaşları olarak onunla da gurur duydum. ‘’Bu arkadaşlarım, tıp fakültesinden 300 kusur kişilik sınıflardan mezun olduklarında, Türkiye’ de mesleklerine devam etseler neler olurdu ?’’ diye düşünmeden edemedim. Bu kadar araştırma yapabilecekler miydi? Bırakalım laboratuvar ve araştırma yapmak için alt yapı eksikliğini ; bir üniversiteye başvurularında yaptıkları bilimsel çalışmalar seçilmelerinde başlıca kriter olacak mıydı? Yoksa Afyon’dan iktidardaki partinin ilçe başkanı torpiliyle hakim olmaya çalışan avukatımız gibi siyaseten torpil ve yakınlık mı akademik kadroları için belirleyici olacaktı? Farzı mahal değerli bilimsel buluşları çalışmaları varken, sivil yaşamlarında politik olarak hükümetten farklı düşünceleri olsaydı akademideki işlerini koruyabilecekler miydi? Ve genç öğrenciyken bilimin temel belirleyici olduğu ortamı bulunca çiçek gibi açıp büyüyen bu bilim insanlarımız, ülkemizde kayırma, yandaşlık, siyaset, ticaret çarklarına takılıp, silinip, bilimsel potansiyellerini tüketecekler miydi? Büyük olasılık. Belki başarı gösterseler de, iktidar hırsıyla küçük beyliklere dönen üniversitelerde (artık o da yok, saraydan yönetim var) daha vasat yöneticiler tarafından ayaklarına çelme takılabilecekti. Ayrıca genç araştırmacılar için teşvik ettiğimiz bilimsel araştırmaların gündemi ‘’kansere çare bulmak’’ değil: ‘’TÜBİTAK ve Milli Eğitim Bakanlığınca Konya'da düzenlenen 11. Uluslararası Robot Yarışması'ndaki icatlara savaş temalı robotlar damgasını vurdu’’***.

Kısacası, maalesef ve iyi ki gitmişler demek zorundayız. Maalesef çünkü bilim dehasına sahip insanları/ beyinleri, gençleri, kan kaybeder gibi kaybettikçe; ülkemiz dünyada geriliyor. Amerika gibi ülkeler dünya çapında devşirdikleri ve ilkin elerken ucuza ve yarışırcasına çalıştırdıkları zeki ve yaratıcı gençlerin katkısıyla dünyanın bilim merkezi olmaya devam ediyor. Sonrası o gençlerin keşiflerini zamanla biz ilaç ve teknoloji olarak yüklüce fiyatlarla ülkemize satın alıyoruz. Utanacak yerde ‘’Türk bilim adamı’’ diye kendimize paye çıkartıyoruz. Tabi ki bu durumda bir üniversite rektörünün cahilliğe övgü düzmesi olağan. Kanser dilek dilemekle iyileşmiyor maalesef; Prof. Dr. Cem Elbi’ nin dediği gibi çok bilgi biriktirmek gerekiyor. Tersine, Nazi Almanya’sından kaçıp ülkemize sığınan Yahudi bilim insanlarının bize getirdiği katkıları hatırlayın. Beni de yetiştiren, varlığıyla gururlandığımız İstanbul Onkoloji Enstitüsü’nün kurucularına, geçmişine bir bakın.

‘’Beyin göçü’’ deniyor ya; bu doğru değil. Giden kişinin keyfine keder bir göç değil, teşvik ya da zaruret olduğunu hepimiz biliyoruz ve taze taze yaşıyoruz. Akademisyen cübbelerinin üzerinde polislerin nefretle tepindiği bir yerde fazla tarife gerek yok.

15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen darbe girişimi ertesi Kanun Hükmünde Kararname(KHK) ile işten çıkartılan yaklaşık 150 bin kamu çalışanının içinde akademisyenlerin sayısı 4811’di. Bu akademisyenlerden 378’i, darbe girişiminden farklı, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı, ülkede, özellikle Kürtlerin yaşadığı illerde, şiddet içeren yöntemleri değil, barışı isteyen bildiriyi imzalayan Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifinin üyesiydi. İhraç edilenlerin çoğunluğunun darbe girişimi ve cemaat ile herhangi bir ilişkisinin olup olmadığının hukuki olarak kanıtlanmasına gerek dahi duyulmamıştır. İlgili mahkemelere yaptıkları başvurular, Olağanüstü Halde (OHAL) çıkarılan kararnameleri denetleme yetkileri olmadığı gerekçesiyle reddedilmektedir.

Darbe girişimi sonrası açığa alınan, tutuklanan ya da meslekten ihraç edilen çeşitli meslek gruplarından -çoğu kamu görevlisi- 37 kişi intihar etmiştir. Bunlardan ikisi genç, pırıl pırıl akademisyenlerdi. Kısacası bırakın bilimi, araştırmayı; insanlar ve aileleri can derdine, geçim derdine düşürülmüştür. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nde darbe soruşturmasında açığa alınan biyokimya asistanı 30 yaşındaki Dr. Orhan Çetin, hastanenin 10'uncu katından atlayıp yaşamına son verdi. Barış imzacısı olduğu için sözleşmesi Çukurova Üniversitesi tarafından uzatılmayan ve diğer üniversitelere de kabul edilmeyen Arş. Gör. Mehmet Fatih Traş da intiharı seçti. Benzerleri gibi yargılama yapılmadan, hukuk kararını vermeden, gelecek umudu elinden alındığı gibi, en büyük ceza olarak yaşamını sürdürebilme hakkı yani geçim kaynağı elinden alındı. Bin bir emekle, bilgiyle donanmış beyne sahip ortak zenginliğimiz olan bu genç bilim insanı, yok olmaya mahkum edildi.

İki pırıl pırıl genç hoca akademisyen Nuriye Gülmen ile sınıf öğretmeni Semih Özakça da OHAL KHK’sı ile ihraç edilen kamu görevlilerinden. İki eğitimci, ‘İşimi istiyorum’ diyerek 9 Kasım’da Ankara’da oturma eylemine başladılar. Doğal istekleri karşılığında polis tarafından defalarca darp edilerek defalarca gözaltına alındılar. Ardından Gülmen ve Özakça işlerine dönmek isteğiyle açlık grevine başladılar. Açlık grevi iki ayı doldurdu ve artık sağlık durumları kritik aşamaya geldi. Blimsel çalışmalarıyla uluslararası düzeyde tanınan pek çok akademisyen, kritik duruma gelinen açlık grevlerine hükümetçe cevap verilmesi ve geri dönüşsüz sağlık tahribatı veya ölümlerinin engellenmesi için süreli-dönüşümlü açlık grevine başlattılar. Bir ülkenin akademisyenlerinin, eğitimcilerinin huzurlu ve özgür bir ortamda bilim yapacaklarına, açlık grevine başlaması büyük bir ayıbımızdır.

Yeni dönemde artık dışarıya beyin göçü yanı sıra, ülkede kalanların beyin tahribatı söz konusu. Olay gözümüzün önünde cereyan ediyor ve biz intihar eden ya da işine dönmek için ölüm sınırına gelen genç eğitimciler karşısında insanlığımızdan utanmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Devletin görevi insan kaybetmek değil, insan kazanmaktır. Bilime, bilgiye, bilim insanına tahammülümüz yok, en azından bu genç insanların ölümünü engelleyelim.

*(http://egeburada.ege.edu.tr/index.php/author/egeburada/)

**( TÜBİTAK Bilim Genç;  Dr. Cem Elbi ile Söyleşi; Dr. Mahir E. Ocak 11/07/2014 )

***(http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim)/738972).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Fatma İnci 2017-05-18 12:16:56

Ülkede olan biteni çok güzel özetleyen bir yazı.Bir gün mutlaka bu akıl dışı yönetim tarzı,daha güçlü itirazların yükselişiyle değişecektir. Hakettiğimiz,güzel ve bilimsel üretime değer veren, yaşanılası bir ülkeye ulaşabilmek hayal değil, bunları milyonlarca insanımızın kavramasıyla her şey değişecektir.