03 Aralık 2013 Salı 13:07
Pelin Batu: Vekil mi seçeceğiz, çocuk mu sayacağız

Hatırlarsan bir söyleşimizde “Gençlere, parlak insanlara, idealist insanlara yollar kapalı” demiştiniz..Bu durumda bir değişim var mı?

Şöyle bir tutarsızlık var. Kağıt üzerinde gençlere yol açılıyor. Mesela, milletvekili seçilme yaşı 18’e indirilmeye çalışıyor. Bu son derece önemli bir şeydir. Yıllardır, Avrupa Parlementosundaki yaşıtlarıma, kadın çoğunluğuna gıpta etmişimdir. Gel gör ki, bu yasal değişiklikler hedeflenirken gençlere çocuk muamelesi de yapılıyor. Kızlı erkekli meselesi, yurtlara karışılması son derece yersiz ve tutarsız. 18 yaşından büyük üniversite öğrencilerine aileleri bile karışamazken devlet babanın parlak sallaması ve dindar bir gençlik istiyorum denilmesi ancak bir yola işaret ediyor: patriarki senden şu ya da bu olmanı istiyor. Önünü açmıyor, seni kendi bildiği yola sürüklemeye çalışıyor.

Bir süredir Milliyet gazetesinde yazıyorsunuz..Yazılarınıza tam olarak nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Milliyet’in kemikleşmiş bir kitlesi var. Konu seçimlerim, eleştirel ve analitik yazılarım, bilimsel ya da sanatla ilgili başlıklar en çok o eski grubun hoşuna gidiyor. Ama Milliyet Gezi’den sonra kan kaybetti ve pek çok okur bana gazeteye kızgın olduğu belirtiyor. Geçen gün Şırnak’ta bir eşcinsel okurumdan mail geldi. Bir yazımı ağlayarak okuduğunu yazmış, onun mektubunu okurken ben de ağlamaya başladım. Çok şanslı hissettim ona yazabildiğim için, böyle okurlarımı tanıdığım için.

Onca köşe yazarı varken okunmakta sorun oluyor. Bu ülkede bir köşe yazarı okunmak için neler yapmalı? Polemikle var olmak senin işin değil mi?
Çoğu insan pek gazete okumuyor, köşe yazarı seçiyor. Orada da nabzı hissedebiliyorum. İnsanlar politikadan sıkılmış ama fena halde de politik. Dolayısıyla, köşe yazısında daha cesaretli, dolaylı olarak siyasi, hatta mümkünse eğlenceli şeyler istiyorlar gibi geliyor. Bir nevi haberdar olup eğlenmek. Bunu iyi yapan insanlar var. Light olup aslında gayet damardan giden. Ya da grup terapisi gibi aynı şeylere kızmak, yalnız değilim demek. Ama ben dili bükmeyi seviyorum, şiirden geldiğim için yazarken ritme önem veriyorum. Kelimeleri özenle seçiyorum. Polemik tarzım değil, beni ilgilendiren, dertlendiren, düşündüren şeyleri paylaşmak istiyorum. Ama yeri gelince elbet sözümü sakınmıyorum.


Sevgili babanız İnal Batu’yu geçenlerde aniden kaybettik.”Her ölüm erken ölümdür” demişti Cemal Süreya..Babanız sevilen ve de iyi bir insandı..Babanın ölümü hayatında neler değiştirdi?
Nazik sözlerin için teşekkür ederim. Babamı kaybetmek hayatımda büyük bir boşluk yarattı. Biliyorum ki her canlı ölümü tadacaktır, tek gerçek budur, ama insan bu kadar sevdiği yakınını kaybedince sürreel bir durum oluyor. Yok ama var. Var ama yok. Daha da duygusallaştım. Şefkat ve incelik beklentim yükseldi. Sevdiğim insanların değerini daha da çok anladım. Kendi faniliğimi çok derinden ve ilk kez hissettim. O yüzden de hala gelgitler yaşıyorum. Bir taraftan hiç bir şeyi kafaya takmamayı istiyorum, bir taraftan da çok kırılgan olabiliyorum.


Babanız sıkı bir Fenerbahçeli’ydi. Evde Fenerbahçe maçları olduğunda neler olurdu?
Bir kere ritüel şuydu. Kardeşim ve babam, maç izlerlerdi. Ben onlarla izliyorsam, galeyana gelip yerimde tepinirdim, bağırıp çağırırdım. Ama çoğu maçı izlememeye başladım, bunun üzerine babam bana fasülye muamelesi yapmaya başladı.

Bir süredir tek başına yönettiğin bir program var.Alternanif-siz artı bir tv’de nasıl tepkiler alıyor..Konuk profilinizin çıtası da oldukça yüksek..Sizin programınıza konuk olmanın kriterleri nelerdir?
Program çok iyi tepkiler alıyor çünkü insanlar çoğu yerde konuşamaz oldular. Ya otosansürden ya da mecrasızlıktan. Programa konuk olmak için gündeme dair bir şeyler söyleyebilmek önemli; o gündem 10 Kasım’da Atatürk’se, Hıfzı Topuz’la geçmişi de konuşabiliyoruz. Kentsel dönüşümse Ahmet Ümit’le Beyoğlu’nun arka sokaklarına da gidebiliyoruz. Bir de tabii programı bahane edip de tanıştığım insanlar var, Metin Üstündağ gibi, Oya Baydar gibi. Ne mutlu bana ki bu kadar merak edip saygı duyduğum insanlarla program vesilesiyle önemsediğim şeyleri tartışıyoruz, bir nevi sosyolojik arkeoloji yapıyoruz.

Siz her dönem gündemde kalmayı başarabilen bir sanatçısınız.Yakın bir zamanda yeni bir şiir kitabı yayımladınız.Resim Defteri oldukça ilginç bir çalışma olmuş..Bu kitap nasıl ortaya çıktı?
Ben seyahat etmeyi, yolda olmayı çok severim. Bu kitap o yolların ürünü. Her yeni gittiğim şehir için 3 renk hakkı tanırım kendime. Bu bir çeşit oyundur. Ve günlüklerime, defterlere bir şeyler karalarım. Bu resimler ve onların üstüne yazdığım şiirlerden mürekkep kitap. Bir nevi benim seyahatnamelerimin resimli ve resmi yüzü.

Hayatınızda kendinizi en mutlu hissettiğiz yerlerden birisi İtalya olmuş değil mi? Oradaki dili çok seviyorsunuz. Aldığığınız iltifatlar da hep ölçülü değil mi?
İtalya’yı hakikaten çok seviyorum. Dilini, şehirlerini, tarihini…Her yerde saçma insanlar, kabalık ve arsızlık var ama belli yerlerde bu tür çirkinlikler güzel bir sözle, zarif bir iltifatla kaplanıyor.

Film setlerinden setlere koşuyorsunuz..Yeni film ne zaman gösterime giriyor..Filmde nasıl bir karakteri canlandırdın?
Gösterim tarihini hiç bilmiyorum. Sene başında setimi ziyaret ettiğin Metin Yeğen’in filminin de vizyon tarihini bilmiyorum ama şu anda Metin Roma’da postproduction’la uğraşıyor. Zaten benim için film oynadıktan sonra bitiyor. Bir kere galada izlersem izliyorum. Son filmde gelgitleri olan bir kızı canlandırdım. Tuhaf bir aşk hikayesi oldu. Aşk mı, değil mi bilinmez, ama iki alakasız insanın çarpışmasından çıkan bir hikayenin içinde kendimi buldum.

Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu ile program yaptın. Erkek söylemiyle fazlasıyla karşılaşıyordun. Nasıl yönettin o dönemi? Onları özlediğin zamanlar oluyor mu?
Yönetmedim. Bir ekibin parçasıydım, kimi programlarda çok güldüm, ilham aldım, çok şey öğrendim. Kimi programlarda gözümde şimşekler patladı çünkü söylemek istediklerimi söyleyemedim ya da fikirsel olarak çatıştığım bir ortamda gerilim dozu arttı. İşte o zamanlarda kaçma güdüm arttı. Gerilimden kaçarım. Beslemez, huzursuz eder beni. Murat Bardakçı’yla program sonrası sohbetlerini de özlemiyor değilim. Çok renkli, nevi şahsına münhasır bir karakter olduğu için insanı çekiyor. Dünyaya farklı bakmak başka, benzer heyecanları, kitapları, resimleri, müziği konuşmak ayrı.

Yazar kasa psikolojisiyle yazan tetikçi yazarlar hakkında ne düşüyorsun..Bu tip yazarlar dönem dönem varolabiliyor ne de olsa…
Dediğin gibi bunlar her dönem olacak, kimisi de “her dönemin adamı ya da kadını” olacak. Onlara bilgi servis edilecek, kullanılıcaklar. Karşılığında da para, itibar, güç her ne ise alıp geçici sarhoşluk yaşayacaklar. Patricia Highsmith kahramanlarına benzetiyorum ben onları. Mitoman değillerse çok mutlu ya da huzurlu olabilceklerine de ihtimal vermiyorum. Büyük bir yalnızlığı seçmiş oluyorlar. Kendilerini yeterince iyi kandırıyorlarsa sorun yok, ama en zor kendinizi kandırıyorsunuz.

Son olarak Osmanlı tarihi Cumhuriyet tarihi boyunca tepkiyle yaklaşılmış bir dönemdir. Sence okullarda Osmanlı tarihi yeteri kadar öğretiliyor mu?Osmanlı hakkında söylemek istediğin özel bir şey var mı?

Her ulus, kendini inşa ederken bir önceki rejim ya da imparatorluğa tepki duyar. Onun küllerinden doğarken onu bir şekilde yakar. Bu Osmanlı için de, Hapsburglar içinde, Romanofflar için de böyleydi. Dolayısıyla, genç Cumhuriyet’in Osmanlı fobisini eleştirmekle birlikte anlıyorum. Ama tabii bu yeni ulus inşası pek çok şeyi kaybettirdi; başta, lisanın zenginliğini ve geçmişle bağı. Osmanlıyla kavga ne kadar sağlıksızsa, geçmişten soğutup onlara tu-kaka muamelesi yapmak ne kadar şizofrenikse onları allayıp pullamak da sağlıksız. Bugün, geçmişi yüzeysel de olsa yeniden keşfetmenin heyecanıyla bu dizileri, kitapları, minyatürleri, ebruları görüyoruz. Geçmişi kullanıyoruz. Ama bu sefer de cumhuriyetle kavga ediyoruz. Yani hep bir didişme ve kötüleme söz konusu. Okullara gelince, Fransa kadar beter değiliz belki. Onlar gibi Cezayir’de yaptıklarını şanlı olarak okutmuyoruz liselerde. Ama kimi tarihsel gerçeklerde halının altına atılarak gözardı ediliyor. Dersim gibi, 1915 gibi, 6-7 Eylül gibi. Böyle olunca da Ogün Samastlar yetişiyor. Böyle olunca nefret birikip patlıyor.


Sayım Çınar  insanhaber.com

Son Güncelleme: 21.12.2016 15:10
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.