24 Haziran 2017 Cumartesi günü,  Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkında, sevgili dostum Kazım Koyuncu’yu anmak için bir etkinlik olacak: Kazım İsyandır!

O etkinlikte olacağız elbette ki… Kazım da orada olacak.


Kazım’da hep üniversite yıllarımdaki kendimi görmüşümdür.  O gitmeden önce de aynı şey geçerliydi ve ben Kazım’a bunu söylediğimde, “mümkündür şair abim, aynı derenin balığıyız” demiş ve gülümsemişti.

On dokuz yaşında Karadeniz yüzlü bir delikanlı olarak üniversiteye başladığımda, 12 Eylül darbesinin kırkı daha yeni çıkmıştı. O günlerin üniversite koridorlarında eli tüfekli askerler devriye gezerdi. Oğuz Aral’ın cebimizde duran Gırgır Dergisini bile içeri sokamazdık, İhsan Abi’nin kahvesinde oturup Süleymaniye Camiine karşı hatim edip bitirirdik. İktisat Fakültesi ek bina koridorlarında “kesun sesunguzi”  diye fırça çeken mavi bereli asker Sezai’ye yaklaşıp, Laz dilinde “nasılsın” anlamına gelen “muçere”  diye sorduğum o gün, dün gibi aklımdadır hala.

Dışarıda saçma salak bir rüzgar esiyordu ve biz sığındığımız İÜHOT adlı kültür limanında kendimiz olarak kalmaya çabalıyorduk. Dalgalardan korunup kayalara çarpmamaya gayret ettiğimiz günlerdi o günler. Herkesin kendi rengiyle katıldığı İÜ Halkoyunları Topluluğu, bizim gerçek okulumuzmuş meğer. Ben bunu okul bittikten yıllar sonra anladım.

Mediko-Sosyal Merkezinin zemin katındaki yerimizde fukara imkanlarla yaptığımız çalışma ve Mayıs ayı geldiğinde binlerce insanla buluşturduğumuz kültür şenliği, başımızın en güzel tacıydı ve bizim için o koşullarda devrimci bir faaliyetti. Üstümüzden silindir gibi geçen Eylül darbesine karşı bir canlılık belirtisiydi. Asker Sezai’ye, koridorda nöbet tutarken Pazar’lı gariban Sezai olduğunu unutturmayan türküler mırıldatmaktı.

Etnik, ulusal, evrensel, geleneksel veya halk kültürü dediğimizde; aslında bir mirastan söz ettiğimizi orada gördük. Kültürel mirasa kutsal ayet gibi yaklaşmamak gerektiğini öğrendik. Onun “ecdadımızın mirası”  olmaktan çok öte bir anlam taşıdığını kavradık. Her miras, doğduğu coğrafyanın mirasıydı. Hangi dilde olursa olsun, onun adı milli kültür değil halk kültürüydü. Yozlaşmaya ve çürümeye karşı durmanın en etkili yolu ise onu geliştirerek sahiplenmekti. Geçmişten gelen halk şarkılarına, geleceğe giden sözler yükleyip söyledik bazen. Özlediğimiz dünyayı çalıp dinledik bağlamamızdan: “Sobalarında kuru da meşe yanıyor efem/ Mahir yoldaş Kızıldere’de üşümüş de donuyor”  diye devam eden.


Sonraki yıllarda bazı anonim şarkıları Türkçe sözler yazarak yeniden ürettik. Bazen alkışlandık ve bazen asimilasyona hizmet etmekle eleştirildik, Ruhi Su’dan duyduğumuz sözleri hatırlatıp “Bella Ciao”   şarkısını örnek verdik laf arasında. Şöyle diyordu üstat:  “Karacaoğlan, Yunus Emre, Dadaloğlu ve birçok ozanlarımız var. Bunların şiirleri de bir takım ezgilerle söylenir. Bu ezgileri aynı zamanda o ozanlar ortaya koydu diyemeyiz. Yani herkes, var olan ezgileri kendi sözlerinde kullanmıştır. Sonra devrimci bir kuşak gelmiş, onlar da kendi sözlerini bu ezgilere yükleyerek söylemişler. Eğer söz ezgiyle uyum içindeyse pekala olur. Bu geleneği yürütelim. Ezgi ile söz uyumlu değilse, zaten kendiliğinden biri diğerini reddeder. Bir defa söylenir, unutulur. Türküler tıpkı masallar gibi anonimdirler. Yıllar boyu bozula düzele en iyi biçimlerini alırlar. Önemli olan, en güzel ifadeyi vererek yeniden söylemektir. Yani, kendinizden bir şey katmalısınız”.

Ermenice, Lazca ya da Kürtçe bir türküye ait ezgiyi Türkçe sözlerle yorumlamak o türkünün künyesini değiştirir mi? Kaynağı belirteceksiniz, onu üretene selamınızı göndereceksiniz. Öyleyse problem nedir? Şudur: Kimileri için türküler, yolda bulunup cilalandıktan sonra pazarlanan bir maldır.

Yıllar yılı halk türküleri derlenir, bazı sanatçılara verilir. O sanatçı veya derleyici, eline geçirdiği bu türkü üzerinde eğer isterse bütün haklara sahip olabilir. Bu, asimilasyon denen şeyin de ötesinde bir durumdur: Zimmete geçirme!

Diyelim ki ben herhangi bir yöredeki yaşlı bir nineden bir halk türküsü dinledim, kaydettim. Unkapanı’na getirip bir türkücüye verdim veya kendim okudum, altına da söz ve müzik olarak kendi adımı yazdım, MESAM’a getirip kayıtlara geçirdim. O türkü artık benim olmuştur. Kimse çıkıp onu benden izin almadan okuyamaz!

Yüzyıllardan beri oluşup bugüne gelen halk türkülerinin zimmete geçirilmesi, en kolay böyle olmuştur. Yıllarca Anadolu kaynaklı birçok Kürtçe Rumca ve Ermenice türkü ünlü müzisyenlerce derlendi, altına söz ve müzik olarak kendi isimleri yazıldı, yüklü paralar kazanıldı ve bu türkülerin çoğu TRT Türk Halk Müziği repertuarında kayıt altına alındı. Şimdi hangi türkünün başına hangi halin geldiğini söyleyecek halde değilim ama biraz kazınırsa kim bilir hangi doğrularımızın yanlış ve hangi yanlışlarımızın doğru olduğunu göreceğimizden eminim.

Neşet Ertaş ve Çekiç Ali’den dinlediğimiz o güzel türkülerden başka türkü yok muydu mesela Kırşehir’de? Varsa nereye gittiler, hangi repertuara hangi isimle girdiler? Eşkıya filmini izledikten sonra aylarca dilime takılan türkünün anonim olmadığını, onun aslında ünlü bir türkücüye kayıtlı olduğunu öğrendiğimde, üniversite yıllarından beri biriktirdiğim duygular perişan olmuştu birdenbire. İşin ucunda telif vardı ve anonim türküler kazanına salınacak her kepçeye bir miktar düşüyordu ondan.

Sevgili Kazım Koyuncu ile yıllar önce bu konuları konuşurken, derlediğimiz türkülerin altına kendi adımızı yazma fikri bizim de aklımıza geldi. Çünkü kaset kapağında yazılacak olan “anonim”  ibaresi, ileride bu şarkının başka birinin malı olmasını engelleyemezdi. Sonra bir dernek veya vakıf bünyesinde bunu yazılı hale getirmek, geliriyle bir fon oluşturmak, Karadenizli Laz ve Hemşin türküleri derleyecek müzisyen arkadaşların hiç olmazsa yol paralarını karşılamak gibi düşüncelerimiz vardı. Benim derlediğim Hemşin türkülerini ise, üçüncü şahıslar tarafından zimmete geçirilmesini önlemek amacıyla notere götürüp anonim olarak kayıt altına almıştım kendimce ve Kazım da “keşke hep öyle yapılsa” demişti. Bu şekilde bir önlemin ne derece sağlıklı olduğunu bilmiyorum ama o zamanki kaygılarımız bizi bir arayışa itmişti. Sonraki yıllarda böyle bir dernek, vakıf veya türkü derleme grubu oluşturamadık, o arada Kazım da gitti ve çabalarımız yetim kaldı. Umarım bir gün olur. Derlenmiş ve derlenecek türküler için, zimmete geçirme tehlikesi hala devam etmektedir çünkü.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.