18 Aralık 2013 Çarşamba 10:34
Türkiye değişti, Beyoğlu da çok değişti

Şimdi Türkiye değişti. Türkiye’ye bağlı olarak Beyoğlu da değişti tabii ki. Tuna “Bu İşte Bir Yalnızlık Var” romanından uyarlanan bir sinema filmin, bir de Atlas ismiyle oluşturduğunuz müzik grubuyla çıkarttığınız “Selam Yabancı” adında yeni bir albümün var. Bu ara gündemin yoğun olmalı. Öncelikle senden film sürecini dinlemek isterim.

5 yıl önce Tiglon’la görüşmüştük. Bu görüşmede bana bu romanı filme çekmek istediklerini söylemişlerdi. Bazı düşünceleri vardı ama bekledikleri süre içinde gerçekleşmedi ve akabinde proje uykuya yattı. Daha sonra 2013’ün başlarında, ben de tam müziğe geri dönme kararı almışken güzel bir rastlantı sonucu şirket beni yeniden arayıp artık bu yıl bu projeyi gerçekleştirerek filmi çekmek istediklerini söylediler.

Film ne kadar sürede çekildi?
Çekimler sanıyorum yaklaşık iki ay sürdü.

Bu süre içinde herhalde ciddi bir set çalışması olmuştur…
Ben çok takip edemedim. Çünkü aynı dönemde biz de albüm üzerinde çalışmalarımızı sürdürdüğümüz için açıkçası ben müziğe odaklanmıştım. Film sürecine dâhil oluşum grubumuzun bir şarkısını filmin müziklerine ekleme aşamasında daha yoğundu. Albümümüzde yer alan “Bana Sebepsin” isimli şarkıyı filmin son jeneriğinde duymanız mümkün. Yönetmen Ketche’yi zaten tanıyordum. Onun dışında ben sinemayı sinemacılara bırakmaktan yana olduğum için fazla karışmak da istemedim doğrusu.

Filmin birebir kitabının bir uyarlaması olduğunu düşünüyor musun?
Birebir bir uyarlama denemez ama kitabın ruhunu bence çok doğru ve güzel yansıtmış. Yani film kitaptaki dünyayı almış, geliştirmiş ve onun üzerine bir şeyler koymuş. Bu yüzden kitabımın şanslı bir roman olduğunu düşünüyorum. Çünkü hem ruhuna sadık kalınmış, hem de üstüne yeni şeyler konularak geliştirilmiş. Bir de 10 yıl önce çıkmış olan bir kitabımın bugün filme çekilmesi de çok güzel bir his. Demek ki kalıcı olmaya aday bir şeyler yazabilmişim.

Geçenlerde Gülenay Börekçi’yle yaptığın bir röportajda “roman yazmakla fazla oyalanmışım” diye bir itirafta bulunmuşsun. Bu ne anlama geliyor? Niye böyle bir şey söyledin?
Atlas toplandıktan ve bu birleşmeyle yoğun bir şekilde çalmaya başladıktan sonra geçen yıllarıma biraz pişman oldum. Keşke bu işi daha önceden yapsaymışız diye düşünmeye başladım. Gülenay’a yaptığım o itiraf biraz şaka yollu bir göndermeydi aslında. Yani yazmayı hala seviyorum. İşin doğrusu biz nasıl hissedersek hissedelim her şeyin bir zamanı var.

Şöyle geriye dönüp baktığımızda sen tüm bunların hepsini bir arada yürütebilen de birisin. Romanların hala çok satıyor, köşe yazıların çok okunuyor, yaptığın müzikle kendini dinlettirebiliyorsun. Biraz da yeni albümünle birlikte müziğe dair öykünü dinlemek isterim.

Kendimizin de dinlemekten hoşlanacağı 10 numara bir müzik olsun istedik ve bu albümle birlikte hep gençlik yıllarımızdan beri yapmak istediğimiz müziği yaptık. O yüzden ekip olarak içimiz çok rahat. Geçen yıllardan birikmiş bestelerimiz vardı. Grupça onları ele aldık, yürüdük ve bir şekilde isteğimizi gerçekleştirdik anlayacağın.

Albümde en sevdiğin şarkılar hangileri oldu?
Şimdi benim için son 10 yılın prospektüsü gibi şarkılar. Hepsi bana hayatımın başka bir dönemini yansıtıyor. O yüzden ayıramıyorum birbirlerinden. Ama şarkılarla olan hissiyatım dönemsel olarak değişiyor. Mesela son zamanlarda en çok “Rüzgar” diye bir şarkı var, onu çok seviyorum. Ama önümüzdeki hafta hangi şarkıyla daha fazla duygusal bir bağ kurarım belli olmaz. Bu değişebilir…

Anlaşılan hepsinin sende özel bir yeri var.
Evet. Hepsinin ayrı bir yeri, zamanı var yaşantımda. Çünkü hepsi bana bir takım mekânları, zamanları ve insanları hatırlatıyor.

Albümünüzün ilk klip şarkısı “Tabanca”yı ve video klibini çok beğendim. Hakiki underground izler taşıyan, mesajı yerinde olan bir çalışma olmuş. Kaldı ki performanslarınız da oldukça başarılı. Aynı dili konuştuğunuz gözden kaçmıyor. Çok uyumlusunuz birbirinize. Böyle bir ahengi yakalamak kolay olmamalı.
Gruptaki her kişi neredeyse 13 yaşından beri birbirini tanıdığı için böyle bir bütünlük yakalamak zor olmadı. Biz neredeyse konuşmadan bile anlaşabiliyoruz artık.

Gruptaki diğer arkadaşlarından bahsedebilir misin biraz?
Tabii ki. Grubun kurucusu Burak Aldinç. Kendisi aynı zamanda bir reklam şirketinde yöneticilik yapıyor. Biz beraber gitar çalmayı öğrenmiştik. Onunla ilk gitar derslerimizi birlikte aldık. Sonra o çok hızlı ilerledi. Ben onun kadar iyi gitar çalamadığım için şarkı yazmaya yöneldim. Hasan Köseoğlu bizden iki sınıf büyüktü ve davul çalıyordu. Yaşça da bizden büyük olduğu için bize müzik kolunda yardımcı oluyordu. Can Yalım ve Selim Öztunç ise üniversite zamanlarından, Kemancı, Hayal Kahvesi, Sappho gibi yerlerde çalmaya başladığımız yıllardan tanıdığımız arkadaşlarımız. Yani çok eski, test edilmiş, sağlam dostlukların üzerine kurulmuş bir grup Atlas. Dolayısıyla böyle bir grubun üyesi olmak da harika bir şey. Üstelik grup ruhu dediğimiz şey hakikaten çok farklı. Bunu yaşamak için geç kaldığımdandır bazı hayıflanışlarım.

Böylesi bir grupla geri dönüşünde olduğu gibi belirli aralıklarla insanları şaşırtmayı seviyorsun. Bir süre önce türbanlı bir kadının yer aldığı ve çok da ilgi gören farklı bir aşk romanı yazmıştın; Gönül Meselesi. Şu sıralar yazdığın yeni bir roman var mı?
Hayır. Şu sıralar o tür şeyler yazmıyorum. Sadece müzikle ilgileniyorum. Uzun bir süre de o beklentide bir şeyler yazmayacağım. Oğluma da sözüm olduğu için önümüzdeki dönem çocuk kitapları yazmayı düşünüyorum.

Çocuk kitapları yazmak için özel bir şey gerekiyor mu peki?
Zaten daha önce “Güneş’i Kıskandıran Kız” isminde yazmış olduğum bir çocuk romanı oldu. Çocuklar da sevdiler. Üstelik yazarken özel olarak dilimi değiştirmem bile gerekmedi. Normalde nasıl yazıyorsam öyle yazdım. Çocuklar tarafından ilgi görünce dedim ki; demek ki ben buna devam edebilirim. Çünkü çocukların büyüklerden bir farkı var Sayım. Onlar okuduklarını anlıyorlar. Zihinleri o kadar temiz ki bir şey yazdığın zaman sadece yazdığın şeyi anlıyorlar. Seni anlayan insanlara hitap etmek kadar keyifli bir şey olamaz. Benim için bu insanlar çocuklar oldu. Çocuklar için yazmak bu yüzden çok güzel. Bunun dışında müzik yapmaya devam edeceğim. Müziğe dair geçtiğimiz 10 yıldaki ihmalkârlığımı önümüzdeki 10 yıl içinde telafi etmeye çalışacağım.

Sen sanatın birçok dalıyla yan yanasın. Bu yüzden ne zaman bir boşluk bulsan başka bir yere atlayarak o boşluğu kaliteli şeylerle doldurmayı başarabiliyorsun. Seni tatmin ediyor mu bu olan bitenler?
Sayım biliyorsun; bu süre içinde 3 yıla yakın Bulgaristan’da kalmışlığım var. Buraya da sadece oğlumu ve arkadaşlarımı görmek için geliyordum. O dönemim çok sakin geçti ve söylediğin anlamda pek bir çalışma da yapmadım. Zaten Sofya yakınlarında Dragelevski diye bir kasabada oturuyordum. Orada sadece kendimi dinleyerek, doğu felsefesiyle ilgilenerek, yürüyüşler yapıp yağan karı seyrederek geçirdiğim bir üç yıl oldu. Sanırım o dönem kendimi birazcık şarj etmişim. Benim ilk işim zaten müzisyenlik olduğundan dolayı ben müzik yaptığım zaman kendimi daha rahat ve daha evimde hissediyorum. Yani edebiyat bana daha deplasman o anlamda. Bir de kolektif bir çalışmanın içinde olma güzelliği var. Bu süre içinde anladım ki ben kolektif çalışmalarda daha verimli oluyorum. Bu anlamda doğu felsefesinde de söz edilir; önemli olan nereye varacağın değil, yolda olmanın tadını çıkartmaktır. Şu an öylesi bir seyahatin tadını çıkarıyorum.

Pekâlâ, şarkılarını dinleyen kesimden nasıl tepkiler alıyorsun? Sonuçta pek çok kişi seni daha çok edebiyatçı kimliğinle tanıyor.
Müzik için de şimdilik benzer bir süreç geçerli benim için. Atlas ile bir araya gelerek bir yolculuğa başladık ve bu seyahatin tadını çıkarıyoruz. Ama ilk tepkilerden söz edecek olursam; müzisyenlerden ve müzik eleştirmenlerinden aldığımız geri bildirimler oldukça iyi. Yaptığımız müzik yavaş yavaş çeşitli yaş gruplarındaki dinleyicilere ulaşmaya ve etkileri yansımaya başladı. İnsanların beklediğimizden daha hızlı Atlas’ı benimsediklerini görüyoruz. Söylediğin gibi herkes benim müzikal geçmişimi bilmediği ya da hatırlamadığı için biraz da şaşkınlık yaratıyor bu oluşum. Ama bunun bile güzel bir tarafı var bizim açımızdan. Önümüzdeki zaman içinde konserlerde daha fazla bir araya gelmeye başlayacağız dinleyicilerimizle.

Yakın zamanda var mı bir konser programı, Türkiye turnesi?
Önce büyüdüğümüz mahalleden; Beyoğlu İstiklal’den başlayarak halka halka genişleyeceğiz. İstanbul’dan 3-4 teklif aldık. Bulgaristan’dan da bir festival teklifi aldık. Şimdi bunların tarihlerini planlamaya çalışıyoruz.

Sen bir Galatasaray Liseli olarak İstiklal Caddesi’ni A’dan Z’ye bilen birisin. Beyoğlu’nda büyüdün, Nişantaşı’nda oturuyorsun. Bu iki semt arasında gidip geliyorsun. Hangisi senin sevgilin?
Güzel bir noktaya değindin. Aslında bir İstiklal Caddesi mezunu olduğumu da söyleyebiliriz. Şimdi sorunu düşünüyorum da sanırım çok eşliyim ben durumda. Çünkü ikisinin de yeri benim için apayrı. Ama tabii şunu da belirtmeden geçmeyeyim. İstiklal Caddesi mezunuyum ama bugünkü İstiklal ile benim âşık olduğum İstiklal arasında çok fark var. Bu yüzden soruna Nişantaşı olarak cevap versem daha doğru olur. Sen, ben ve bizim gibi 90’lı yılların İstiklal Caddesi’ne yetişen nesil biraz şanslıydı bu anlamda. Biz oranın gerçek bir kültür-sanat merkezi olduğu dönemleri yaşadık. O zamanlar Enis Batur otururdu bir yere dergisini çıkartırdı. Kaktüs’de İlhan Berk’i uzaklara doğru bakarken bulurduk. Ferhan Şensoy’un yoldan tiyatrosuna doğru gittiğini görürdük. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı güzeldi. Kemancı’da Şebnem Ferah, Teoman sahne alırlardı. Bizim kuşak bu güzellikleri yaşadı oralarda.
O günden bugüne Beyoğlu gerçekten çok değişti.
Şimdi Türkiye değişti. Türkiye’ye bağlı olarak Beyoğlu da değişti tabii ki.

Değişim demişken; sen Vatan Gazetesi, Hürriyet Kelebek gibi büyük gazetelerde uzun süre popüler kültür yazıları yazdın. Bir süre Cumhuriyet’te bir deneyimin oldu ve son olarak kendini Aydınlık’ta buldun. Bu mecra değişikliklerinde kendini sürekli güncelledin. Burada koltuğun daha rahat sanki. Aydınlık’ta daha rahat yazdığını düşünüyor musun?
E
vet. Kendimi en rahat hissettiğim yer Aydınlık oldu. Bu açıdan Hürriyet’e de teşekkür borçluyum beni kovdukları için. Çünkü mesela onlar beni kovmasalardı belki de müziğe bile dönemezdim.

Günlük yazma düzeni insanı oldukça oyalıyor değil mi?
Tabii ki. Bu kovulma olayıyla birlikte hayatımda bir seri değişiklikler oldu. Bu sürecin sonunda da arkadaşlarımla tekrar müzik yaparken buldum kendimi. Yani son yıllarda başıma gelen en iyi şeyi gerçekleşti bu vesileyle.

Sosyal medyada tanınırlık anlamında isimsiz pek çok genç bloglar açıyor, yazılar yazıyor ve yazdıklarıyla binlerce takipçiye ulaşıyorlar. Ve hatta sonunda bir roman ya da deneysel çalışmalar bile üretebiliyorlar. Bu anlamda keşfettiğim bazı yazarlar var. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?

Sosyal medyayı senin kadar takip ediyor değilim. Ama özellikle de Gezi’den sonra yeni bir kuşağın gelmekte olduğunu hatta sahneye çıkarak kendilerini göstermeye başladıklarını ben de fark ettim. Bu kuşağı sadece iktidar değil, doğrusu biz de tanımıyormuşuz bu güne kadar. Onlar da kendilerine yapılan bir haksızlık karşısında “one minute” diyerek boy gösterdiler. Ve eminim bundan sonra da her alanda kendilerini gösterecekler. Sosyal medyayı bizden daha iyi kullanıyorlar. Açtıkları bloglar ile kendilerini daha rahat ifade edebiliyorlar. Çok esprililer, çok zekiler, mizah dolular. Ben de herkes gibi onlardan hepimize parmak ısırtacak şeyler yapmalarını bekliyorum.

Pek çok değişimden söz etmişken; 2014 yılının yayıncılık dünyası için daha ilginç olacağını düşünüyorum. Bence yayıncılık anlamında da bilindik pek çok şey değişiyor. Yurt dışında bestseller olan kitaplar Türkiye’de aynı ilgiyi göremeyebiliyor. Ve hatta bu anlamda Türkiye pek çok yeni yazarıyla kendi bestseller’ını üretiyor.

Bulgar bir arkadaşım bana “Türkiye ayrı bir gezegen” demişti. Hakikaten de öyle; Türkiye başlı başına bir gezegen. İstanbul’a artık nasıl bir şehir diyemiyorsak Türkiye’de için de bir ülke diyemeyiz. İstanbul kendi içinde şehirler barındıran bir kantona dönüştü. Türkiye’de bu anlamda kendi içinde ülkeler barındıran bir gezegen aslında. Bundan dolayı her anlamda hem çok büyük kargaşa hem de çok büyük bir zenginlik var.

Bir de Türkiye okuru biraz vefasız sanki. Yurtdışında yazarlar pek fazla PR çalışmasına ihtiyaç duymadan kendi okuruna ulaşabiliyor. Oralarda okur o kadar sadık ki sevdiği yazarın yeni çalışmalarını yakından takip ediyor, kitaplarını alıyor, okuyor. Biz de okur hem çok unutkan hem de PR’ın pırıltısına fazlaca inanıyor. Neden yurtdışındaki gibi sadık okuyucularımız olamıyor?

Biz de maalesef kavramlarla düşünme alışkanlığı yok. Her şeye magazin kafasıyla yaklaşıyor, o şekilde düşünüyor ve öyle tartışıyoruz. Sadece edebiyata değil; siyasete, spora hatta felsefeye bile magazin kafasıyla yaklaştığımız için bütün tartışmalar, ilgiler, söylemler gelip geçici oluyor. Şöyle bir baktığımızda; bugün gazetelerde fırtınalar koparan bir konuyu iki hafta sonra kimsenin hatırlamadığı bir gerçek. Bu yüzden entelektüel bir tartışma yapılamıyor. İmkânı da yok yapılamaz zaten. Çünkü bunun gerekli zemin yok. Dolayısıyla her şey yüzeysel ve havada kalıyor Türkiye’de.

Aydınlık’ın diğer mecralara göre farklı bir duruşu, görüşü ve konsepti var. Haliyle hitap ettiği farklı bir okur kitlesi de var. Burada yazdığın yazılara nasıl tepkiler alıyorsun?

Aydınlık ile Türkiye ve dünyaya dair temel kabullerimiz aynı. Ama tabii her konuda hemfikir olup anlaşacağız diye bir şartımız yok. Benim durumum biraz Murat Menteş’in Yeni Şafak’taki durumuna benziyor. Aydınlık’taki arkadaşlarım bazen onların düşündüklerine uymayan şeyler söylediğimde bana daha çok anlayış gösteriyorlar ve en azından “bu adam acaba ne diyor?” diyerek dinleyip anlamaya çalışıyorlar. Aydınlık’ın ekibinde şu an Gezi ruhunu gazeteyle buluşturmaya çalışan çok genç, çok dinamik, çok yeni bir kuşak var. Mesela Türkiye’nin en genç yayın yönetmeni İlker Yücel gazetenin başında. Daha 31 yaşında kendisi. Ve bütün ekip de neredeyse o yaş grubundan, o kuşaktan. Ve onların yaptığı yeniliklere ben de destek vermek niyetiyle yazmaya başladım burada.

Sürekli gündemi değişen Türk medyasında kendini politik olarak bir yere oturtmuş biri olarak şu anki medyanın genç yazarlarına nasıl bakıyorsun?

Açlık Oyunları filmini seyredebildin mi? Bizim medyanın durumu tıpkı Açlık Oyunları’ndaki gibi. Herkesin elinde orantısız silahlar var ve herkes birbirini her an bir yerinden vurabilir. Ama darbenin nereden ve nasıl geleceğini asla bilemiyorsun. Ve böyle bir belirsizlik içinde yaşamaya devam etmeye çalışıyorsun. Bu yüzden ana akım medyada çalışan genç arkadaşlarımın Allah yardımcısı olsun diyorum.

Türkiye’de çok fazla insan çıkıyor ortaya ve çok da çabuk kayboluyor. Bu yüzden ayakta kalmak bir başarı. Sen 20 yıldır Türk medyasının içinde ayakta kalabilmiş, kendi rotasını belirlemiş bir kaptansın. Bu kadar tecrübeyle birlikte piyasayı artık iyi tanıdığını düşünüyor musun?

20 yıl olmuş mu gerçekten. Zaman nasıl da geçiyor… Şimdi öyle bir anlattın ki beni kendimi bir Ceday Şövalyesi gibi hissettim. Medya konusunda şunu söyleyebilirim; tanımam gerektiği kadarını tanıyorum. Bir yerde durdurdum kendi keşif sürecimi ve sonrasında tanımak istemediğime karar verdim. Bu yüzden daha fazla tanımak da istemiyorum. Son yıllarda, özellikle Bulgaristan’a gittikten sonra daha çok içe doğru bir tanıma yolculuğuna çıktım. Dışarıyı o kadar merak etmemeye başladım. Şimdi hayatıma müzik de girdiği için ilerlediğim yolun makası tamamen de değişmiş oldu. Medyayı bu kadar tanımış olmak yeter. Bu piyasada işte sen varsın, birkaç daha güzel arkadaşım var. Bunlar yetiyor bana benim küçük dünyamda. Ama biraz önce de söylediğim gibi medyanın içinde bir yere gelmeye çalışan genç arkadaşlara Allah kolaylık versin. Çünkü işleri hele bu devirde hiç kolay değil. Gerçi onlar gençleri bizden daha enerjikler ve eminim nasıl baş edeceklerini de biliyorlardır. Ama yine de bu mücadelenin kolay olduğunu düşünmüyorum.

Sayım Çınar/insanhaber.com

Son Güncelleme: 21.12.2016 15:11
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.