30 Aralık 2013 Pazartesi 10:19
'Rüşvet'e Amerika'dan ödül!

Esmahan Aykol'un yarattığı Kati Hirşel polisiye serisinin ikinci kitabı Kelepir Ev, New York menşeili Bookreporter tarafından 2013’ün En İyi Polisiyesi seçildi. 1996’dan beri yayında olan Bookreporter’ın 10 kitaplık listesinde yer alan yazarların ortak özellikleri şöyle tanımlanıyor:

“Bu uluslar arası yazarlar, edebi ve kültürel elçiler olarak okurlara dünyanın uzak bölgelerini tanıtıyorlar.” 

Kelepir Ev, geçtiğimiz günlerde Oklahoma Üniversitesi tarafından yayımlanan ABD'nin saygın edebiyat dergisi World Literature Today'in "2013'de yayımlanan dikkate değer 75 çeviri eser" seçkisine de girmişti. Türkiye'nin kadın dedektifi Kati Hirşel, "Baksheesh" adıyla Bitter Lemon Press tarafından yayımlanan Kelepir Ev'de, Galata'da ev almaya çalışırken katil zanlısı konumuna düşer... Tek yol, kolları sıvayıp bir an önce cinayeti çözmektir...

Sayım Çınar, Esmahan Aykol’la özel bir söyleşi gerçekleştirdi.

SAYIM ÇINAR / İNSANHABER

Esmahan aramıza tekrar hoşgeldin. Sanıyorum Berlin’deydin. Çok güzel haberlerle gelmiş olmalısın. Çünkü Kati Hirşel Amerika’da 2013’ün En İyi Uluslararası Polisiyesi seçildi ve listelerin ön sıralarında yer aldı değil mi?
Öncelikle teşekkürler Sayım. Buraları her geçen gün daha da özlüyorum. Evet, Kati Hirşel şu anda Amerika’da 2013’ün en iyi uluslar arası polisiyesi seçildi.

1996 yılından beri yayında olan New York menşeili Bookreporter’un ilgiyle takip edilen listesinde ilk sırada olmak büyük başarı. Neler hissediyorsun?
Tabii ki çok sevindim. Bir de böyle bir ödül ve ilgi Amerika’dan gelince insanlar daha çok önemsiyorlar. Aslında benim için ödül kurumu büyük anlamlar ifade etmiyor. Ama kitapların daha çok okura ulaşması açısından da bunlar dikkat edilen, kıstas alınan şeyler.

Sen zaten İtalya, Almanya, İsviçre gibi uluslararası platformlarda bilinen bir yazardın. Hatta İtalya’da listelerden uzun süre inmediğin zamanları hatırlıyorum. Oralarda polisiye türüne ilgi daha fazla olmalı. Türkiye’de polisiye romanlarının işi daha mı zor?
Evet. Türkiye’de polisiye okunsa bile genelde yabancı yazarlar tercih ediliyor. Türk polisiyesinin şansı çok fazla yok.

Sen yurt dışında böylesi ciddi başarılar kazanmışken ülkende aynı ilgiyi ve performansı görebiliyor musun?
Benim de mesela polisiye dışında yazdığım “Savrulanlar” kitabım Türkiye’de neredeyse en çok satan kitabım oldu. Sadece kişisel değil genel olarak Türk polisiyesine karşı Türk okurunun bir ilgisizliği var. Ama artık bu ilgisizliğin kırılacağını ve daha fazla polisiye okunacağını düşünüyorum. Çünkü ülkemizde siyasi olaylar bir anlamda polisiye kurgusu içinde cereyan etmeye başladı. Son dönemde artık gazeteler bile polisiye gibi çıkıyor. Bu yüzden okurun polisiye roman türüne de yavaş yavaş ısınacağını görebiliyorum.

Suç unsurunun bu kadar fazla olduğu bir ülkede polisiye okumamak, insanın gözüne perde çekmesi gibi bir şey sanırım.
Suç ve entrikalarla bu kadar iç içe olmamızdan dolayı bizim kafamız da öyle çalışmaya başladı. Ve aslında bu süreçte insanlar masumiyetlerini de kaybettiler. Bu da onları entrikaları çözmeye yönelik düşünen potansiyel iyi bir polisiye okuru yaptı haliyle. “Tango İstanbul” isimli son kitabımda tam da bu durumu anlatıyorum; medya dünyasındaki çürümeyle birlikte masumiyetin yitirilişi. Ne yazık ki kaçınılmaz son: Hiç birimiz masum değiliz.

KELEPİR EV WORLD LİTERATURE TODAY SEÇKİSİNDE  Haberi okumak için tıklayınTürkiye’nin eğitim durumunu göz önünde bulundurduğumuzda Ankara ve Eskişehir illerinde kitap satışlarının daha fazla olduğunu görüyoruz. Günden güne büyüyerek modernleşen İstanbul’da ise entelektüel okuyucu kitlesi belli bir zümre içinde kalıyor. Türkiye’de okuma oranının yükselmesi için sen ne düşünüyorsun? Türkiye sence neden bu kadar az okuyor?
Bak sen de Ankara’yı örnek verdin. Geçen Mayıs’tı yanlış hatırlamıyorsam Kaos GL’nin bir eylemine katılmak için Ankara’ya gitmiştim. Eylem sırasında halktan gelen tepkilerden, oranın hakikaten İstanbul’a oranla çok daha açık ve liberal bir şehir olduğu hemen anlaşılıyordu. En azından merkezde öyle… Evet, Ankara ve Eskişehir üniversiteleri nedeniyle öğrencisi çok olan şehirler. Bu da belli ki kültürel hayatı çok etkiliyor oralarda. Ama yine de genele baktığımızda Türkiye’nin eğitim seviyesi ve buna bağlı olarak da okuma oranı çok düşük. Bu gerçeği OECD’nin uluslararası alanda yaptığı PISA araştırmalarında da görüyoruz. Bu araştırmalarda hep son sırada yer alarak Türk eğitim sisteminin durumuyla her seferinde yüzleşiyoruz.

Senin “Kitapçı Dükkanı” isimli kitabınla başlayan bir Kati Hirşel polisiyesi serüvenin var. Bu karakteri yeni kitaplarında da anlatmayı, yazarak yaşatmayı sürdürecek misin?
Elbette. Şimdi yine elimde bir Kati Hirşel polisiyesi var. Kitapçı Dükkânı’ndan başlayıp Tango İstanbul’a uzanan dört kitaplık bir seri oldu. Şimdi beşincisi üzerinde çalışmalarıma devam ediyorum. Bildiğin gibi Kati Hirşel uzun zamandır Türkiye’de yaşayan ve sadece polisiyeler sattığı bir kitapçı dükkânı olan bir Alman. Serinin ilk üç kitabında tesadüfen cinayetlere karışıyordu. Tango İstanbul ile birlikte amatör dedektiflikten profesyonel dedektifliğe terfi etti. Bu işte artık o kadar başarılı ki insanlar cinayetleri çözmesi için ona para ödemeye başladı. Bu yeni kitap da yine Beyoğlu bölgesinde Cihangir’de işlenen bir cinayeti açığa çıkarmak üzerine kurulu. Bu defa olayın Gezi Parkı’ndaki gençlerle epey bir bağlantısı var. Bu Gezi Parkı sürecinde ortaya çıkan insan tiplemelerinden esinlenerek çeşitli pozisyonlardaki insanların baskı dönemlerinde nasıl şirazesinden çıkabildiğini yazıyorum.
Sen, bu kadar politik olayların ve skandalların olduğu bir ülkede Türk siyasetine de kayıtsız kalamıyor ve romanlarında bütün bu olup bitenleri de kurgunun içine yerleştirerek yazıyorsun.

Ben aslında hep siyasi polisiye yazıyorum. Yani belki direkt aktüel siyasetle ilgili olmasa da “kadın siyaseti”, “çevre siyaseti” gibi olgularla besliyorum hikâyeyi. Mesela “Şüpheli Bir Ölüm” çevre siyaseti üzerineydi. “Kelepir Ev” yine siyaset içindeki mafyalaşma, mafya düzeni, belediyelerin rüşvetçiliği üzerine kuruluydu. Zaten biliyorsun bu kitap yabancı dillere “rüşvet” anlamında, “Baksheesh” olarak çevrildi. Şimdi Amerika’da ödül kazanan kitabım Kelepir Ev. Tango İstanbul’da ise medya içindeki çetelerden bahsediyorum. Son kitaplarım biraz daha aktüel siyasete yakın. Artık Türkiye’de siyasete başını çeviremeyeceğin bir kirlenme ve tam da polisiyenin konusu olmaya müsait bir yapılaşma varken bir yazar olarak bunları görmemek ve değerlendirmemek imkânsız. Dolayısıyla söylediğin gibi siyasete kayıtsız kalamıyorum.

Bir tarafıyla Alman kültürünü yansıtırken diğer tarafıyla Türkleşmiş bir Kati Hirşel karakteriyle seni özdeşleştirmemek mümkün değil. Senin hayatın da Berlin-İstanbul arasında geçiyor. Bu gelgitlerde kendini nasıl hissediyorsun? İki şehir arasında nasıl bir bağ kuruyorsun?
Berlin benim için hep bir kaçış gibiydi. Oraya gittiğim ilk bir hafta falan şok yaşıyorum ve kendime gelemiyorum. Bazen kaldırımda yürürken tek başıma oluyorum şehirde. Ama bu İstanbul’da imkânsız. Hele benim gibi kalabalığın ve araç trafiğinin çok yoğun olduğu şehrin merkezi Beyoğlu’nda yaşıyorsanız mümkün değil. Berlin’de her şeyin kolay ulaşılabilir olması müthiş bir şey. Mesela kaldığım yerde sokağın köşesinde bir Videothek var. Orada rahatlıkla 1940’lardan bir filmi bulup, alıp evimde seyredebilirim. Bu gibi şeyleri düşündüğümde Avrupa’da hayat hala çok daha rahat. Biz Türkiye çağ atladı, öyle büyüdü, böyle gelişti falan diyoruz ama inan hiç alakası yok. Eğer biraz Avrupa’da yaşam kültürün varsa eksiklikleri hemen fark ediyorsun. Biz burada hala sinemaya gidip bir film seyretmek için çırpınmak zorundayız. İstediğimiz bir kitaba ulaşabilmek çok zahmetli. Beyoğlu’ndaki kitapçılar bile birer birer kapanıyorlar. Yani özellikle kültürel açıdan İstanbul’da çok daha kısıtlı bir hayat sürüyoruz aslında.

“Türkiye değişti, Beyoğlu da değişti” felsefesine yakın hissediyor musun kendini?
Değişti tabii kaçınılmaz olarak. Dünya değişiyor. Biz de bu değişimden nasibimizi alıyoruz. Ama çok daha yavaş, çok daha aksak. Ve bu aksaklığın tamamen siyasetten kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kötü eğitim sistemine rağmen Avrupa kalitesinde, oraların entelektüel seviyesinde pırıl prıl bir dolu insan var. Mesela Gezi Parkı’ndaki gençler… O gençler Paris’te de olabilirdi, Berlin’de de…

Ne kadar yetenekliler, nasıl da değişik tepki göstermeyi başardılar öyle değil mi?..
Duran Adam’ından ellerindeki müzik aletleriyle direnenine kadar; ne kadar yaratıcı şeyler yapıldı o süreçte. Biraz o insanları toplumun önünde görmek istiyorum artık ben. Üstüne kefen giyip sokağa çıkan adamları değil o gençleri görmek istiyorum.
Gezide olan gençlere nasıl bakıyorsun?
Beni çok etkilediler hakikaten. Gezi süreci benim hayatımın dönüm noktası oldu diyebilirim. Bir de KCK tutuklularının yaptığı açlık grevi eylemlerinde bu kadar etkilenmiştim. Bu son bir senede üst üste yaşadığım birkaç olay benim Türkiye ile olan bağımı çok güçlendirdi. Bir yandan açlık grevlerinde toplumun tepkisizliğini bir yandan Gezi’de böyle bir tepkinin ortaya çıkmasını çözümlemeye çalışırken hem toplum hem de bireysel olarak ciddi süreçlerden geçtik.

Kabul edersin ki Türkiye’de ciddi anlamda kitap yayınlanmaya başladı. Ama bu kitapların çoğunun raf ömrü oldukça kısa oluyor. Haliyle hem gözden düşüyorlar, hem de ulaşılabilirliklerini kaybederek yükselemiyorlar. Sen bu durum hakkında ne düşünüyorsun?
Baktığımız zaman kitaplarım İtalya’da çok satanlar listesine giriyor, Almanya’da çok iyi satış rakamlarına ulaşıyor, Amerika’da En İyi Çeviri Kitap olarak listelerin ilk sırasında yer alıyor, ödüller geliyor… Şimdi yurtdışında hiç satmıyor olsam Türkiye’deki satışların bu kadar düşük olması kendi yazarlık kimliğim özelinde beni çok üzerdi. Yine üzülüyorum elbette çünkü inan oralardaki başarı ve ilgi buranın bir telafisi olamıyor. Çünkü insan kendi ana dilinde yazdığı dilde, kendi memleketinde okunmak istiyor. Asıl mesele o. Bir de inan bir İtalyanın beni okumasındansa bir Türkün beni okuması beni daha çok etkiliyor.

Bir de yayıncılık anlamında da burada hayat Avrupa ya da Amerika’dakinden daha farklı işliyor. Bir roman için belki yıllarca çalışıyorsun, ciddi emek sarf ediyorsun. Onun karşılığında aldığın telif seni tatmin ediyor mu?
Öylesi bir çalışmanın karşılığına bakarsan o kadar anlamsız ki bu iş!.. Yani saat ücretine vurduğumda ben hiçbir zaman temizlikçiye ödediğim kadar para kazanmıyorum. Yani ben günde 10 saat çalışıyorum ama sonunda bir kitabın bir baskısından gülünç bir para kazanıyorum. Ne benim eğitimimin ne de böylesi bir çalışma sürecinin karşılığı asla değil. Zaten çocukluktan beri hep şu fikirle büyüdük, büyütüldük: Kültür, sanat hiçbir zaman para, şan, şöhret için yapılmaz. Onu sen kendin istediğin için yaparsın. Ama tamam da benim de bunları yapabilmem için yaşamam lazım, öyle değil mi?..
Peki Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi bazı Türk yazarlarının da artık çok ciddi paralar kazandığına tanık olabiliyoruz Türkiye’de. Bu yazarlar birer proje gibi ele alınıp çok ciddi lansmanlar yapılıyor, reklamlar veriliyor. Bu gibi yazarlar diğer yazarlara umut ışığı oluyor mu sence? Mesela sen, bu emsalleri görüp bir sonraki kitabımda gerçekten çok satabilirim psikolojisiyle hareket ediyor musun?
Yani aslında öyle bir şeyi fazla düşünmüyorum. Ben yazılarımı bir okuru veya ne kadar okunacağını düşünerek yazmıyorum. Öyle bir şey yapsam, o motivasyonla yazsam zaten şu ana kadar yazarlığı devam ettiremezdim. Daha içine kapalı bir süreç benim yazma sürecim. Kimin okuyacağını, kaç kişinin okuyacağını düşünmüyorum. Ben sadece anlatmak istediğim şeyi anlatıyorum. Yani bu ne satar, kim basar, nasıl okunur gibi bir hesabım olmadı hiç.

Uluslararası platformda sana karşı olan ilgi ve kitapların çok satması bir Türk yazarı olarak ülkemiz için bir şansken diğer taraftan kendi ülkende yeteri kadar tanınmıyor olman trajik bir şey değil mi?
Trajikomik oluyor. Bir de insanların okusalar sevecekleri kitaplar olduğunu düşünüyorum. Son derece sürükleyici, kolay okunan çok da iddiası olmayan kitaplar yazmaya çabalıyorum. Bu kitaplar hakikaten aslında tam eğlencelik.

Bir tren, uçak ya da otobüs yolculuğunda rahatlıkla okunabilecek kitaplar anlamında söylüyorsun değil mi?
Evet öyle. Kitapları yazarken zaten hedefim o; kolay okunacak şeyler üretebilmek. Bu yüzden bir noktada insanların okumaya
başlayacağına inancım yüksek açıkçası.
Birçok yazar edebi olmak için ciddi bir şekilde çabalarken senin böylesi bir yolu tercih etmeni takdir ediyorum. Üstelik ben kolay okunabilecek kitaplar yazmanın daha zor olduğunu düşünüyorum.

Benim için de asıl mecbur bırakış bu. Bu yüzden kendi içinde farklı katmanları olan ama herkesin zevk alarak okuyabileceği kitaplar yazdığımı düşünüyorum.

Polisiye yazarlarından söz ederken örneğin hiç “erkek polisiye yazarı” demiyoruz ama yazar bir kadın olunca “kadın polisiye yazarı” diyerek cinsiyetini öne çıkartmaktan geri duramıyoruz. Bu da bir anlamda ciddi bir cinsiyetler siyaseti oluyor. Bu durum seni rahatsız ediyor mu?

Ondan ziyade “Bir kadın olarak niye polisiye yazıyorsun?” diye soruyorlar. Bu soru bana çok komik ve garip geliyor. Niye yani?! Kadın olduğum için neden yazamayayım ki?.. Polisiye sonuçta bir zekâ işi. Kadınlar da cinayet kurgulayabilir, cinayet yazabilir ya da cinayet işleyebilir.

Bu sanırım özellikle kendi toplumumuzda kadın yazarlara karşı var olan aşırı bir önyargı.
Dünya edebiyatına baktığımızda Agatha Christie’den tut bugün Ruth Rendell veya Patricia Highsmith’e kadar o kadar çok kadın yazar var ki… Polisiye neredeyse kadın yazarların hâkimiyetinde. O yüzden daha da komik zaten böylesi sorular.

Sue Grafton’ı düşünürsen bu seri Türkiye’de Ateşin ‘A’sı ile başladı, Baskının ‘B’si, Cinayetin ‘C’si, Dedektifin ‘D’si, Esrarengizin ‘E’si diye devam etti. Okay Gönensin bu seriyi ciddi bir şekilde takip ederdi.
Ben de severim Sue Grafton’ı. Bu seriyle bütün alfabeyi bitirmesine tek bir kitap kaldı sanırım. Z harfine kadar geldi yani.

Bir de gazetecilerin çokça kriminal olayla karşılaşıp polisiyeden bu kadar uzak kalmaları ve yeterince okumamaları beni doğrusu oldukça şaşırtıyor ve üzüyor.

 Bizde polisiye galiba tam anlaşılmıyor diye de düşünmüyor değilim. Polisiyenin ne olduğuna dair kafalarda hep bir soru işareti var. Belki de hala Agatha Christie’de takıldı ve orada kaldı sanılıyor; bilemiyorum. Halbuki sadece bize özgü değil tüm dünyada eğilim bu yönde seyrediyor ve siyasi polisiye yazılıyor.

Türkiye’de ciddi bir kitap eki furyası var. Bu ekler işlevlerini doğru yapabiliyorlar mı, takip ediyor musun? Bunların satışa faydalı olduğunu düşünüyor musun? Bu yapılan kitap gazeteciliğini beğeniyor musun?

Ben Radikal, Cumhuriyet ve Aydınlık’ın kitap eklerini haftalık oldukları için düzenli olarak takip edebiliyorum. Bunların günleri sabit olduğu için takip etmek daha kolay. Aylık olanları ise kaçırıyorum. Ayın kaçındaydı, hangi günündeydi akılda tutmak biraz daha zor. Bu yüzden onları kaçırmak mümkün…

Kitaplarındaki mekânlar hep Cihangir, Tünel, Nişantaşı semtleri oluyor. Ortalama semtleri hiç düşünmedin mi? Ne bileyim Güngören, Esenler, Bağcılar gibi yerlerde geçen olaylar daha mı az ilgini çekiyor?
Aslında son kitabımda Fatih’e doğru kayıyordum. Kafamda tam da söylediğin gibi bir göçmen polisiyesi yazma fikri vardı. Türkiye’de yaşayan Afrikalı göçmenler üzerine. Bunun üzerine araştırmaları da yaptım. Fatih’te oturan çok yakın bir arkadaşım var. Ondan beni gezdirmesini de rica edecektim. Fatih Belediyespor’da Afrikalı futbolcular oynuyor, onlara dair bir şey yazacaktım ki Gezi süreci başladı ve haliyle yazacağım romanın kurgusunu değiştirdim. Bu yüzden Fatih’te geçecek göçmen hikâyesini bir sonraki romanıma bıraktım.

Ne kadar kendimizi soyutlamaya çalışsak da ülkemizdeki gerginliklerden etkilenmemek mümkün değil. Türkiye’deki bu olan bitenler bir yazar olarak seni ne kadar etkiliyor?
Ben çok etkilendim. Gezi sürecinden sonra neredeyse kendimi yeni toparladım. Şimdi artık gazete okumuyorum. Bu skandallar, ayakkabı kutularından çıkan paralar… Bu haberlerin sadece şöyle bir başlıklarına, hatta fotoğraflarına bakıp geçiyorum. Fazla dahil olmak istemiyorum. Çünkü benim için önemli olan şey yazmak. Memleket meselelerine takılıp kalınca yazamıyorum.

Türk edebiyatında yazarlar arasında böyle gizli bir kavga gibi bir şey var. Birbirleriyle kurdukları ilişkilerin çok hastalıklı olduğunu düşünüyorum. Sence de böyle kötücül bir ilişki yok mu?
Evet; beni de tedirgin eden bir ortam, hiç hoşuma gitmeyen bir atmosfer var. Bu yüzden de benim hiç yazar arkadaşım yok.

Bu bir avantaj mı? Dezavantaj mı?
Yazar arkadaşım olmaması mı?.. İnan hiçbir dezavantajını görmedim şu ana kadar. Normal hayattan arkadaşlarım var. Onların dostlukları bana yetiyor.

Senin kitaplarından bir polisiye dizi olabilir. Karakterlerin hem hayatın içinden hem de çok gerçekçi. Sana dizi teklifiyle gelen oldu mu?
Oldu. Seneler önce ilk kitap “Kitapçı Dükkânı” yayınlandığında gelen oldu. Yine geçtiğimiz günlerde bile bu seriyi senaryolaştırmamı isteyen oldu. Ciddi tekliflerin yanı sıra böyle ayaküstü söylemeler, istekler de oluyor. Çok insanın aklına geliyor ama biraz zor. Bir kitaptan eğer 90 dakikalık bir dizi çıkacaksa toplamda dört bölümlük bir dizi olur ancak. Yani dizilerin 90 dakikalık formatı içine sığabilecek kitaplar değil hâlihazırda yazdıklarım. Belki karakteri biraz revize edip başka hikâyelerle geliştirilmesi düşünülebilir. Onun yerine ben yeni ve daha genç bir karakterle bir şeyler yapmayı tercih ederim açıkçası. Ama televizyon için bir polisiye yapma fikri kafamda var. Çünkü çok fazla insana ulaşıyor televizyon ve bu hoşuma gidiyor. Yani “Kurtlar Vadisi” yerine insanların izleyebileceği ve bir nebze de olsa hayatlarını güzelleştirebilecek daha iyi bir şey yapabilirsem kendimi başarılı sayarım. Televizyondan aynı anda 20 milyon kişiye ulaşabileceksem niye böyle bir medyumu elimin tersiyle iteyim ki diye düşünüyorum. Dolayısıyla gitgide televizyona daha da önem vermeye başladım.

Son olarak Esmahan Aykol’un yeni hedefleri var mı diye sormak istiyorum.
Ben artık Türkiye’de bir şeyler yapmak istiyorum. Söz ettiğim gibi televizyon için proje geliştirmek fikri hoşuma gidiyor. Daha fazla insana ulaşabilmek için kısa vadeli hedef olarak kendime onu belirledim. Yazdığım kitaplarımın da daha fazla okunmasını istiyorum. Biraz Türk okurunu görmek ve onların tepkileri doğrultusunda yeni şeyler yapmak istiyorum. İtalya’da, Almanya’da çok geziyorum, çok fazla okurla tanışıyorum. Onların enerjisini alıyorum. Şimdi enerjimi daha çok Türk okurlarım için harcamak istiyor ve onlarla daha fazla tanışmak istiyorum. Buradaki okurlara yazdıklarımla daha fazla dokunmak istiyorum.

Son Güncelleme: 21.02.2017 11:54
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.