banner179

Laikler, memleketin yeni Ermenileri, Rumları gibi artık

"Karanlık günlerden geçtiğimiz şu günlerde 2016’yı geride bıraktık. 2017’ye girdiğimiz gece de yine onlarca kişi Raina’da silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. 2016 hepimiz için kötü olaylarla anılacak kuşkusuz." Gazeteci Gülşen İşeri, yazar Murat Uyurkulak'la bir araya geldi...

Laikler, memleketin yeni Ermenileri, Rumları gibi artık

"Karanlık günlerden geçtiğimiz şu günlerde 2016’yı geride bıraktık. 2017’ye girdiğimiz gece de yine onlarca kişi Raina’da silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. 2016 hepimiz için kötü olaylarla anılacak kuşkusuz." Gazeteci Gülşen İşeri, yazar Murat Uyurkulak'la bir araya geldi...

05 Ocak 2017 Perşembe 10:00
Laikler, memleketin yeni Ermenileri, Rumları gibi artık

Ölümlerin yanı sıra gazeteciler ve yazarların hapse atıldığı şu günlerde yeni çıkan kitaplar/romanlarla nefes almaya çalışıyoruz.

Bugünlerde elimden bırakmadığım 'Merhume' kitabı için Murat Uyurkulak’la bir araya geldik. Kitap çıkalı epey oluyor ama biz biraz da nefes almak için, dertleşmek için yan yana geldik.

'Tol' ve 'Har’dan, yaklaşık 10 yıl, sonra  (aradaki öykü kitabı Bazuka’yı saymazsak) Merhume’yi okuyucusuyla buluşturdu.

Merhume aslında hepimizin içinde bulunduğu süreci edebi bir şekilde anlatıyor Uyurkulak. Kitapta şiddet sarmalından, yoksulluğa, acıya Türkiye’nin adeta panoramasını sunuyor önümüze...  

Murat’la  kitabı vesile ettik çünkü konuşacak çok şeyimiz vardı...

GÜLŞEN İŞERİ

Tol ve Har’dan sonra üçüncü romanın ‘Merhume’ çıktı... Her iki romanında çok özel romanlardı. ‘Merhume’ için aradaki zamanı nasıl değerlendiriyorsun?

Teşekkür ederim. O senin gözünün güzelliği ve özelliği. Araya çok fazla zaman girmesinin öyle çok önemli sebepleri yok. Herkesin başında olan meseleler. Geçim derdi, memleket ahvali, şahsi sorunlar, ağır içkiyle geçen dönemler, tutulma, yazamama, tıkanma, açılma, umutsuzluk, daimi özgüven eksikliği, özgüven krizleri... Saymakla bitmez. Ama bu yeni bir şey değil benim için. Diğer romanların yazılma süreçleri de uzun sürmüştü. Bir çeşit tercih meselesi aynı zamanda. Başka mesailerden para kazanıp, yazı alanında özgür hissetmek, sipariş üzerine, belli zaman sınırlamalarını öngören anlaşmalara, taahhütlere girmeden yazabilme arzusu. Yani vakit kaybederken özgürlük kazanmak gibi bir strateji... Bu stratejinin işe yarayıp yaramadığından emin değilim, ama şikayetçi de değilim.

Uzun bir yazma süreci oldu Merhume için... Bu zaman diliminde Türkiye’de çok şey değişti ama roman bugünün Türkiye’sini anlatıyor gibi, sezgisel bir durum değil mi?

Bilmiyorum. Çok şey değişti mi emin değilim. Sadece ülkenin damarlarında her daim dolaşan, hiçbir zaman dışarı atılmamış, asla yüzleşilmemiş bozukluklar, hastalıklar daha görünür hale geldi, daha rahat ifade alanı buldu gibi geliyor bana. Yüz sene önce İstanbul gazetelerinin çevirdiği yalan çarkı eşliğinde Ermenilerin boğazına çökülüyordu, şimdi de Kürtlerin boğazına çökülüyor. Yüz senedir kadınlar öldürülüyor, çocuklar tecavüze uğruyordu, şimdi de öyle. Aynı seferberlik hali, aynı pervasız, milliyetçi, erkek egemen taarruz... Belki de değişen tek şey, cumhuriyet rejiminin aksak topal sağladığı bir gıdım hukuki güvencenin de ortadan kaldırılmış olması... Mazlumların, mağdurların hakkını arama, hesap sorma kanallarının giderek tıkanması... Devletin ayan beyan yağmacının, tecavüzcünün, saldırganın yanında saf tutması, bunu gizleme lüzumu bile duymaması... 150 gazeteci içerideyken, HDP binalarına saldıran bir kişi bile yok içeride... Çocukları tecavüzcüleriyle evlendirmek istiyorlar... Oralardan hesap et artık...

Erkek dünyasını, ya da cehennemi diyelim... Kadına şiddet, tecavüz, ensest vs.. Son bir kaç yıldır bunlarla mücadele ediyoruz... Ne düşündürttü?

Bunlarla çok daha uzun süredir mücadele ediliyor. Bu mücadelenin, şükür ki, dozu ve gücü arttı. Evet, Merhume bu mücadelenin yükseldiği bir döneme denk gelmiş oldu. Bilinçli bir şey değildi bu benim için. Neredeyse 10-12 senedir kafamda gezdirdiğim bir kitaptı Merhume.

Ve yüksek siyaset tecavüz yasasını öne sürdü... Toplumsal travmalarımızın gün yüzüne çıktığı bir dönem... 3. Sayfa haberleri kan gölü adeta... Neler oluyor?

Yoksulluğun öfkesi, gerici, faşist bir hükümetin bilinçli yönlendirmesiyle, “milli ve yerli değerlere yabancı” addedilen toplulukların üzerine sevk ediliyor. Görece laik hayat tarzına sahip, “müreffeh” deniz kenarlarını mesken tutmuş, “hayatın keyfini çıkardığı” düşünülen topluluklar memleketin yeni Ermenileri, Rumları gibi artık. Sınıf nefreti, “dinsiz, ahlaksız, sömürücü, elit, imtiyazlı” addedilenlere karşı kontrolsüz, milliyetçi bir seferberliğe tahvil ediliyor. Hayatı kaderine isyan etmekle geçmiş insan, o kaderin müsebbibi saydığı insanlara istediğini yapmakta kendini özgür hissediyor. Halbuki en tepedeki zenginlere dokunan yok, hedef bellenenler de sıradan insanlar, bu ülkenin sade vatandaşları... Güçlü bir sosyalist hareketin cephanesi sayılabilecek, ülkeyi daha özgür, eşit ve demokratik bir geleceğe taşıyabilecek sınıfsal öfke, tam tersi yönde işletiliyor. Bir başbakan düşünün ki, “Yol ver gidelim, Gezi’yi ezelim” sloganı atan bir kitleyi, sessiz kalarakonaylayabildi. Bugün aynı minval üzere devam ediyor. Koca koca şehirler dümdüz edildi. Sırf iktidar uğruna. Çatışma yükseldikçe güçlenecek çünkü, durursa, yatıştırırsa, normalleştirirse sendeleyecek.

Zor konular. Bu seni korkutmadı mı? Hele de Türkiye’de....

Mümkün mertebe iyi yazabilmek dışında bir düşüncem olmadı. Becerip beceremediğimi bilmiyorum. 

Erkek dünyasının eleştirisi bir yana siyasi eleştiri de var... İnce göndermeler yapıyorsun. Peki bu göndermelerle nereye varmak istiyorsun?

Bir yere varmak için yazmıyorum. Sonunda bir durağa varacak olduktan sonra yazmanın keyfi yok. Yazmak daimi bir yolculuk olduğunda güzel. O yolculukta insan dert ettiği, öfkelendiği meseleleri de toplayarak ilerliyor. Kimi zaman haykırıyor, kimi zaman göndermelerle anlatıyor, kimi zaman susmak ve derin bir nefes almak da bir şeyler anlatmak anlamına geliyor.

Kitaplarında argo kelimeler çok fazla... Bir nedeni var mı?

Yok bir nedeni. Ya da hayatın kendisinden daha iri ve önemli bir nedeni yok diyeyim. Nasıl konuşuluyorsa, nasıl yaşanıyorsa, karakterlerin meyili, özelliği, içinde bulunduğu şartlar neyse, ona göre inşa oluyor bir metin. Küfür etmeleri onaylamak manasına gelmiyor, ama dillerindeki olası küfürleri sansürlemek de bir edebiyat metninin işi değil.

Türkiye’de çok şey değişti. Her şey anlamsızlaştı. Yazmak bile... Gazetecilik ve yazarlığını sorsam, umutsuzluğa kapılıyor musun?

Umutsuzluğa kapılmak gibi bir lüksüm yok. Bulunduğumuz her yerde, gücümüz yettiğince demokrasiden, özgürlükten yana direnmek, mücadele etmek dışında bir seçeneğimiz yok. Elbet bu günler de geçecek, mesele freni patlamış devasa bir tır gibi üzerimize gelen bu çılgınlığın önünden ne kadar insanı, ne kadar canı kurtarabileceğimiz. Günün birinde bütün bunlar sona erdiğinde, başımızı kaldırıp etrafa baktığımızda kucaklaşabilecek ne kadar insan bulabileceğimiz. 

Edward Said'i İsrail tarafına taş atarken gösteren fotoğrafı yüzünden pek çok tartışma yaşanmıştı. Yazar bağımsız mı olmalı? Sen de taş atar mıydın?

Said’in İsrail askerlerine taş atmasının bir meşru müdafaa eylemi olduğunu demeye getirdi. Evet, ben de atardım. Yazar bağımsız mı olmalı sorusunun kendisi bile keder veriyor. Bu sorunun sorulması bile gerekmez normal koşullarda. Yazar bağımsız olmalı, ama tarafsızlık dersen, orada başka bir alan açılır. Mazlumdan yana olmak taraflılık değildir çünkü. Mazlumdan yana olduğunu söyleyip de ortalığı kana, şiddete boğanlara karşı çıkmak... İşte o bağımsızlık gerektirir.

Ki bu ülke de en ufak seste ‘terörist’ oluveriyorsun... Neye tepki gösterseniz ‘teröristsiniz’... Neye bağlıyorsun tüm bunları?

“Terör: Zalimlerin Jokeri” başlıklı bir yazı yazmıştım Radikal Kitap’ta yıllar önce. Terör kavramı muktedirlerin, zalimlerin işlerine gelmeyen herkesi, her şeyi, her hareketi aynı torbaya tıkıştırabilmelerini sağlayan bir joker gibi. Kimse cani, deli, ruh hastası olduğu için silaha sarılmaz, canını tehlikeye atıp savaşmaz. Bunu yapanların bir hedefi, talebi, şikayeti, derdi vardır... Yoktan var olmamışlardır... Kimi barbarca yöntemler kullanır, kimi şiddete başvurur, kimi katliamlar yapar, kan döker... Onaylamak, savunmak mümkün değildir bu eylemleri. Ama basitçe terörist deyip kenara atmak da mümkün değildir. Bu çözüm değildir. Siyasi yollarla, çok daha kapsamlı ve derin politikalarla, müzakereyle, diplomasiyle iştigal edilmeleri gerekir. Yoksa bire kadar kırsanız bile yenisi er geç ortaya çıkar.

“Devrim bir ihtimaldi ve çok güzeldi” diyordu Tol’un giriş cümlesinde... Şimdi ihtimal olanlar neler? Ya da ihtimal olarak gördüklerin?

Lenin’in bir sözüydü sanırım, “Devrim aktüel bir meseledir” diyordu. Yani her daim bir ihtimaldir. Ne zaman, hangi kıvılcımın çakmasıyla, nerede ortaya çıkacağı belli olmaz. Mesele devrime ve mücadeleye dair bir farkındalığı, eylemliliği, dirayeti, sabrı gösterebilmekte. Ve bunu mümkün olan en geniş kesimleri kapsayarak, her daim bir birlik gayretini öne koyarak yürütebilmekte. Gezi’nin patlayacağını kim tahmin edebildi ki?

Bazen insanlığın can çekiştiği yerde yazarlık ne ki diyor musun?

Elbette, her zaman. Çok duygusal bir laf gibi algılama: Bir çocuğun hayatı kurtulacak, ama sen artık tek bir harf yazmayacaksın, hatta bütün yazdıkların da belleklerden silinip gidecek deseler hiç tereddütsüz ikincisini seçerim...

Murathan Mungan diyor ki “zamanla azalmayan mutlaka çoğalır” sende zaman içinde artan ya da eksilen ne oldu?

Saçım eksildi, göbeğim arttı. Akciğerimin gücü eksildi, karaciğerimin hacmi arttı.

Türkiye’de gazetecilik kalmadı diyoruz,  yüzlerce işsiz gazeteci var... Her şeye rağmen alternatif işler devam ediyor. Bu biraz olsun umut mu?

İnternet çok mühim bir mecra. Elbet halihazırda yeterli değil, ama bu yöndeki yetkin girişimlerin artıyor olması umut verici. Birgün, Cumhuriyet, Evrensel, Özgürlükçü Demokrasi gibi gazeteleri de mümkün olduğunca, daimi bir seferberlik gibi, almak lazım. Gücü yetenler her gün çifter çifter almalı.

Yazarlık dışında dizi işlerine de bulaştın. En azından senaryoyla bu serüveni devam ettirdin.. İnsan kitap yazarak geçinemiyor değil mi?

En azından ben geçinemiyorum. Ama yukarıda da dediğim gibi, bu bir tercih.... Yakınmaya hakkım yok. Halimden şikayetçi değilim.

Yazıp yazıp attığın oldu mu?

Benim işim yazmaktan çok yazdıklarımı atmaktır zaten.

İnsan yazarken kendisi olmaz derler. Öyle misin? 

Bu gibi aforizmalar nereden çıkıyor anlamıyorum. Belki öyledir, bilmiyorum. Bazen kendisi olur, bazen olmaz, bazen arafta kalır, ne olduğunu, ne olmadığını unutur. Karışık iştir yani. 

Son Güncelleme: 05.01.2017 10:27
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.