23 Kasım 2013 Cumartesi 13:44
Hakan Urgancı: Kadınlara minik bir otopsi yaptım

Geçen hafta çok hızlı bir şekilde tanıştım onunla..Hakan Urgancı,kendisini çok iyi ifade edebilen bir yazar.Kadınları yoğun bir şekilde anlattığı kitabı “eğlenceli mi eğlenceli. Kitabın adı:Ben senin bildiğin kızlardanım. Kitabın isminde kendisinin de söylediği gibi ironi var. Hakan Urganci halen TRT spikeri olarak çalışmakta. Geçtiğimiz yıllar içinde sunduğu sayısız etkinlik dışında kalan programları arasında; Bir Kelime Bir İşlem, Şans Yıldızı, 7. Gün, Sayısal Gece, Pazardan Pazara, 23  Nisan Gala Programları, Universiade ve Kenan Doğulu’nun katıldığı 2007 Eurovision Şarkı Yarışması sayılabilir.
 

Hakancığım  “Ben Senin Bildiğin Kızlardanım” isimli iddialı bir başlıkla yeni kitabını çıkardın. Hayırlı olsun.

Teşekkür ederim. Kitabın isminde biraz ironi de var tabii ama benim bildiğim kızlardan, kadınlardan yola çıkarak insan doğasının bildiğimiz fakat itiraf edemediğimiz, bakamadığımız derinliklerine anahtar deliğinden bakmayı denedim.

 


Sen hem televizyoncusun, hem gazetecilik yapıyorsun, Yeni Asır Gazetesi’nde köşe yazıyorsun. Esasında senin gibi yazarlar daha farklı şekillerde var oluyorlar ama sen kendini bu kitapla birlikte nerede konumlandırıyorsun. Hakan Urgancı kimdir?

Hakan Urgancı iyi bir hayat öğrencisidir. Asla öğrenciliğin bitmesini istemeyen, insanlara dair, hayata dair kafasında soruları olan, bu sorularla hayatı algılamaya çalışan ve kendi sorularını da insanların sorup sormadığını merak eden, haylaz ve meraklı bir öğrencidir.
 

Kitabında unutulmayan ilişkilerden cinselliğe kadınlarla ilgili o kadar çok şey var ki; bunu okuyanlar senin otobiyografik bir hikayeni okuyacağını mı düşünecek, yoksa anlattıklarının hepsi tamamen bir kurmaca mı?

Kitapta yirmi bir kadın tipi ve bu yirmi bir kadının hikayesi var. Bu kadınların her biri gerçekten benim fiilen tanıdığım ve çoğu birebir ilişkiye girdiğim kişiler. Her ne kadar özelime girmeyen insanlar olsa da bir kısmı benim kendi ailemden tanıdıklarım. Bir kısmı da yakın arkadaşlarımın eşleri olarak hayatıma girdiler. Ama bunların hikayeleri tamamen kurgu. Benim yarattığım kurgular. Ama bu yirmi bir kadın tipinin hepsi de gerçek insanlar, gerçekten hayatımda var olmuş insanlar. Yani kitapta kurguyla gerçeğin iç içe geçtiğini söyleyebilirim.
 

Bildiğim kadarıyla sen aynı zamanda sözlü bir insansın. Yakında sanırım bir evlilik planı da görünüyor. Mesela sevgilin bu kitabı okuyunca neler hissetti?

Açıkçası bu soruyu cevaplamak zor tabii. Kavgada sorulmaz böyle bir soru Sayım. Elbette kitap popüler olduğunda bazı yerlerine yönelik bir takım soru işaretleri olabilir aramızda ama şunu belirtmeliyim ki; bana her bakımdan çok destek olan, son derece olgun bir insanla birlikteyim. Kendisi de bir sanatçı olduğu için zaten, normalde bir kadının yaklaşabileceğinden çok daha anlayışla yaklaşabiliyor olaylara. Bu yüzden o benim en büyük destekçim.

Peki böyle cinsiyetler siyaseti yapman ne kadar doğru? Kadın ya da erkek doğarız ama kadın ve erkek oluncaya kadar birçok aşamadan geçeriz. Bu anlamda sen kadınları ne kadar tanıyorsun ki böyle iddialı tespitler yapabiliyorsun? Yanılıyor olamaz mısın hiç?

Tabii ki yanılıyor olabilirim. Kitapta anlatılanlar benim hayata ve kadınlara baktığım taraftan zaten. Kitabın bir bölümünde kadınları ilişkilerine göre, bir bölümünde hayatla kurdukları sosyal ilişkilere göre, başka bir bölümünde cinsel geçmişlerine göre sınıflandırıyorum. Dolayısıyla söylediğim şeyler doğru. Ama hiçbir kadın doğrusu hiçbir sınıfa sığmayacak kadar da baklava gibi; katman katmandır. Bir erkeğin bir kadını tamamen tanıdığını iddia etmesi kadar saçma bir şey zaten olamaz. Böyle bir iddiaya sahip olan bütün erkekleri, gidin bakın Ankara Etnografya Müzesi’ne orada görebilirsiniz. Hepsi taş oldular, heykel olarak duruyorlar şu anda. Vazifelerine heykel olarak devam ediyorlar.
 

“Makinalı tüfek kadınlar” galiba seni en çok yoran tipler olmuş.

Evet. Yazar Murat Menteş’in çok sevdiğim bir sözü var. Der ki; “dırdırı ile bir erkeği kısırlaştırabilir.” Bu makinalı tüfek kadınlar gerçekten yorucu tipler.
 

“Unutulmazlar” kimler?

İki unutulmazlar var; memuriyet kadınlar ve kedi kadınlar. Aslında biz buna “kemoterapi kadınlar” diyecektik ama son zamanlarda kanser hassasiyeti olduğu için bu başlık altına almayı tercih ettik. Bu unutulmazlar hayatımızda iki şekilde ve birbirinin ardından devreye girerler. Kemoterapi kanser hücresini öldürürken nasıl ki çevresindeki sağlıklı dokuyu harap ediyorsa, kadınlar da bir başka yabancı kadın hücresi erkeklerine sahip olmasın diye bir süre sonra adamı öyle bir yorarlar ki paramparça ederler. Sağlıklı olan sevgileri de bu etkiyle ilişkiden ölümcül yaralar alarak hasarlı çıkar. Böyle bir ilişkiden kurtulabilmiş bir adamı da sessiz sakin bir memur kadın teselli eder. Daha sonra kendine gelen erkek, yeniden kendine bir kemoterapi ya da kedi kadın arar. Ve bu kısır döngü böylece sürer.
 

“Aşkın karşıdaki kişiyle hiçbir ilgisi yoktur!” diyen bir psikolog var; Azmi Varan. Bu söylemin altına imzanızı atmış biri olarak bu durumu açabilir misin?

Azmi Varan’ın bu söylemine sonuna kadar katılıyorum. Aşkın sadece ve sadece sizinle ilgisi var. Aşkı görüş tarzımız hayat mevhumunun hangi basamağında olduğumuzu bize anlatır. Biz aslında aşık olduğumuz kişiye hayalimizdeki elbiseleri giydiririz. Ve hayalimizdeki elbiselere aşk adını veririz. Oysa biz sahip olmak istediğimiz ama kendimizde eksik olan yönleri karşımızdaki kişide ararız. Ve o yönleri o kişiye bulduğumuz kişiye atfederiz. Hepsi budur. Artık ben bu ilişkiden acı çekiyorum ve ben böyle bir ilişkiyi hak etmiyorum diyen kişilere acımıyorum. Çünkü tam olarak hak ettikleri bir ilişkide, tam olarak hak ettikleri bir işin içinde olduklarını düşünüyorum. Hepimiz kariyer olarak da, ilişki olarak da hak ettiğimiz yerlerdeyiz. Eğer bir ilişkiyi hak etmediğimizi düşünüyorsak gerçekten başka bir ilişkiye yelken açabiliriz. Üstelik bir insan üst üste aynı türde bir serzenişle bir ilişki yaşıyorsa bu şu demektir; o sınavdan kaldın kardeşim! Bir daha o sınavı almak zorundasın.
 

Böyle bir kitabı yazarken iç dünyana dair birçok şeyi açıklamak zorunda kaldığın için deşifre olduğunu düşünmüyor musun?

Evet, kesinlikle. Ama zaten yazmak biraz da böyle bir şey...
 

Neden “Starbucks Kadınlar” gibi simgeleyerek kadınlarla bu kadar çok uğraşıyorsun?

Teşbihte hata olmaz, hatasız teşbih olmaz diye çok güzel bir söz var. Neticede hiçbir insan hiçbir tanıma sığmaz. İnsan çok katmanlı bir yapıdır. Ama bir şeyleri tanımlamak istiyorsak ister istemez belli genellemeler yapmak ve keskin köşeler kullanmak zorundayız. Bütün tanımlamalar keskin köşelere muhtaçtır. Dolayısıyla ben de eğlendirirken küçük bir ayna tutmaya çalışıyorum okuyucuya. “Acaba ben de bunlardan biri miyim?” bunu göstermeye çalışıyorum.
 

“Gürültüyü mü tercih etmek, sessizliği mi?”, “Dürüst olmak mı, vicdanlı olmak mı?”, “Senin bildiğini bilmesi mi yoksa bilmemesi gerekli?” gibi pek çok karşılaştırmalar yapıyorsun. Bu oyun işlevli iletişim kurma şekli seni yormuyor mu?

Yorsa da yormasa da aslında hepimiz bir oyun teorisi içinde yaşıyoruz. Ve farkında olmadan bu oyunu oynamaya başlıyoruz. Ve karşımızdaki kişi “ben seninle oynamıyorum” diyene kadar, hayatta kendi oyunlarımızı oynamaya devam ediyoruz. Esasında yoran tek şey var; karşındakinin istediği oyunu oynamak zorunda bırakılmak. İlişkiler bu yüzdenbitiyor. Çünkü herkes kendi oyununu oynamak istiyor. Ama hayat ne yazık ki böyle bir şey değil.
 

Türkiye’de kadında erkek korkusu, erkekte kadın korkusu sence de çok yaygın değil mi? Sen kadınları sınıflandırarak, onları bölümlere ayırarak çok fazla bir soruşturma yapmışsın. Bu anlamda bir ameliyat yapmış gibisin.

Minik bir otopsi belki de haklısın. Bir öğrencim bana dedi ki; “Hocam, gazetede köşe yazıyorsunuz ve sürekli kadınlarla uğraşıyorsunuz. Kadınlardan nefret mi ediyorsunuz?” Hayır dedim. Haşa kadınlardan nefret etmiyorum tam aksine onlara karşı büyük bir hayranlığım var. Ama nasıl büyük beyaz bir köpekbalığını güvenli bir mesafeden izlemek istersin ben de kelimelerden güvenli bir kafes inşa ediyorum kendime. Ve kadın denen o muhteşem varlığın yelelerini, yüzgeçlerini savura savura etrafımdan geçişini hayranlıkla ve huşu içinde seyrediyorum. Bu saygı ve korkuyla karışık bir duygudur. Ben İzmirliyim, kadının egemen olduğu, amazon olduğu topraklardan geliyorum. Erkekleri de yazabilirim elbette ama kadınlar çok daha renkli bir varlık, çok daha büyük uçsuz bucaksız bir coğrafya. Erkekten çok daha rahat anlatılabiliyor.
 

Kendi yazdıklarını uçarı buluyor musun?

Çok uçarı bulmuyorum. İnsana dair şeyler için hep yeni söyleme yolları keşfetmeye çalışıyorum. Acıtmadan, incitmeden ama gerçekçi bir şekilde ifade etmenin yollarını arıyorum. Hayatla ilgili böyle bir duruşum var. Birgün bir kadınla bir konuda tartışıyorduk. Dedi ki; beni asla buna ikna edemeyeceksin. Dedim ki; seni ikna etmek gibi bir derdim yok. Yazılarımda da yapmaya çalıştığım şey hep bir üçüncü göz aramak. Dünyanın tepesine bir sandalye atıp, acaba bir başka düşünce olabilir mi diye düşünmek. Mesela; Sayım Çınar, Hakan Urgancı ve bir de bir kadın olsun aramızda. Üçümüz bir araya geldiğimiz zaman amacımız birbirimizi ikna etmek olmamalı. Yaradana ulaşma yolları kullarının sayısınca çok. Biz bu masaya oturduğumuzda bir piknik masasına dönüşür bu, hayat da öyle; ilahi bir piknik masası gibi. Sayım Çınar gelir bu masaya salam getirir, Hakan Urgancı gelir Francala ekmek getirir, bir kadın gelir Rus salatası getirir. Hepsine ihtiyaç var ve o masayı getirdiğimiz şeyler doldurur, oluşturur. Fikirlerimiz bir nevi o piknik masasında sunulan şeylerdir. Eğer tanrı isteseydi hepimizi salamla ya da aynı sebzeyle yaratabilirdi. Öyle değil mi? Ama bu fikirlerin hepsine ihtiyaç var. Neşe içinde, keyifle bu ilahi sofrada hepimiz yemek zorundayız. Yazılarımda da dikkat etmeye çalıştığım şey bu; başkalarının özelini incitmeden kendi doğrularımı ortaya koymak ve bu piknik masasına kendi lezzetimi katabilmek.
 

İstanbul’da yaşasaydın bu kitap daha farklı olur muydu?

Olabilirdi. Her ne kadar kadının egemen olduğu İzmir coğrafyasında kadınları daha rahat gözlemleme şansı bulsam da öykülerimde tanımadığım için kurguladığım karakterler İstanbul’da yaşasaydım daha gerçek olabilirdi. Çünkü Türkiye’nin tamamını, tüm temsiliyetiyle İstanbul’da görüyoruz aslında. İzmir için bunu söylemek pek mümkün değil. Dolayısıyla yazdıklarım değişmezdi ama hikayelerin kurgusunda gerçeklik daha yoğun göze çarpardı diye düşünüyorum.
 

Kitapta kadınların çoğu iç çatışmalar yaşıyor. Bazıları romanlarıyla, bazıları terapistleriyle, bazıları ciddi aşk acılarıyla. Türkiye’nin genelini düşününce sence kadınlar daha çok hangi acıyı çekiyor?
 

Kesinlikle tek bir acı o da yaşamın her alanında kendilerini doğru ifade edememenin acısı. Tabii bu tespiti Avrupa standartları ve gelişmekte olan ülkelerin koşullarını kıyaslayarak yapıyorum.
 

Hep kadınları mutlu etme ya da edememe durumunu tartışıyorsun.  Ama erkekleri de mutlu etmek kolay değil. Kitapta biraz özeleştiri yaptığını düşünüyor musun?

Kitabın her satırının bir özeleştiri olduğunu söyleyebilirim. Yani bu kadınlar konusunda çok başarılı olduğunu iddia eden bir erkeğin hikayeleri değil. Kadınları bir miktar tanımış ve kadınlar tarafından kadınları tanıdığından daha çok tanınmış bir adamın hikayeleri diyebiliriz.
 

Sen gazetecilik ve televizyonculuğun yanı sıra aynı zamanda radyodasın, bir takım sunumlar yapıyorsun, konferanslar yönetiyorsun, dersler veriyorsun.

Asıl işim televizyonculuk ama şu an radyodayım. Pek çok ünlüyle aynı zamanda çalışma imkanım oldu. Halit Kıvanç ile, Bülend Özveren ile çalışmalarım oldu. Bülend Özveren’in yerine 2007 Eurovizyon şarkı yarışmasını sundum. Halit Kıvanç’la birlikte bir Altın Güvercin şarkı yarışması sunduk. Bunların dışında yaklaşık dört sene 23 Nisan gala programlarında sunuculuk yaptım. Bülend Özveren hocamdı. Aynı şekilde Halit Kıvanç’tan da çok şey öğrendiğimi söylemeliyim. O gerçek bir ustadır. Onun sunuculuk tarzını kendime bugünün sunucularından daha yakın buluyorum. Çünkü anlatış şekli sadedir ve didaktikten uzaktır.
 

İzmir’in minimal ve daha sayfiye ve huzurlu bir hayat tarzı var. İstanbul’a geldiğinde kendini kaybettiğini hissediyor musun?

Sık sık… İstanbul’u İzmir’den ayıran ve aslında benzersiz yapan en önemli şey bence güvenlikten uzaklık duygusu. Ama diğer taraftan insan her an kendini canlı, adrenalin ve yaşam dolu hissediyor. İzmir’de belki bir veya iki kere yaşayabiliyoruz bunu. Çünkü İstanbul’da insanlar İzmir’deki gibi gettolara ayrılmış bir şekilde yaşamıyorlar. Özellikle Beyoğlu’nda her türlü insan bir arada, sürekli dirsek ve omuz teması içinde yürüyorlar.
 

Gerçi bu kitabın yeni çıktı ama bir roman yazıyor musun şu an?

Evet yazıyorum. Şans kavramının sorgulandığı, bu kavramın bireysel mi, içinde yaşadığımız toplumla mı ilintili olduğunu sorgulayan, biraz felsefi temelleri, biraz sufi bakışı olan bir fantastik roman üzerinde çalışıyorum.

SAYIM ÇINAR / insanhaber.com

 

Son Güncelleme: 21.12.2016 15:08
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.