İlginç bir organ olan kalp garip inanışlar ve uygulamalara tabi olmuş geçmiş medeniyetlerde. Hatta kadim uygarlıklardan olan Eski Mısır medeniyetinde mumyalanma esnasında kişinin tüm organları tek tek çıkarılırken kalp olduğu yerde bırakılırmış. Eski Mısır denince aklıma Kayıp Kıta Atlantis ve ondan kaçan standart insan bilişsel ve sezgisel seviyesinin çok üstündeki insancıklar geliyor gözümün önüne.

Neyse eğer onlar kalbi bedende bırakıyorlarsa muhtemelen diğer organlardan farklı olduğunun ve yine eski yazıtlardaki ruh-akıl-duygu “3”lüsünün kontrolörü olarak ihdas edildiğini düşündürdü. Sonuçta, biyolojik maharetlerinin yanı sıra, akleden bir kalp duyumsayan, algılayabilen ve ruh lambamızın elektriği.

Nejat yokuşlu yolları nefes nefese çıkarken adımlarını mı kalp atışlarına yoksa kalp atışlarını mı adımlarına uydurması gerektiğini düşünüyordu. Ve ruhunda zaman zaman hissettiği o ağırlık, yine köşedeki yaşanmışlığın ve yalnızlığın çağladığı köşkün önünde zaten yerinde duramayan yaramaz kalbine çöktü. Her zamanki gibi umursamaz görünerek bedenen yanından geçip gitmiş olsa da ruhunun biraz daha oralarda oyalandığının kendisi de farkındaydı.

Eve girdiğinde gözlükleri sıcak evinin hoşgeldini, hoş geldin kelimesindeki “ş” harfinin verdiği esinti gibi gözlüklerini buharlaştırdı. Her ne kadar sinir olsa da alışmıştı artık yaklaşık 20 yıllık arkadaşına ve bu huylarına. Önce yatak odasına gidip fazlalıklarını ve vazgeçemediği enstrümanlarını çıkardı, sonra küçük odaya giderek üstünü değiştirdi ve salona gitmek üzere holdeyken biraz duraksadı. Bilinç ve bilinçaltı sanırım yeni bir şeyler daha çıkaracaktı başına. Koltuğa oturup arkasına yaslandı. Sigarasına uzandı ve yine aynı düşünceler… “Sigaraya zam geldi şimdi mi içeyim, yoksa az sonra nasıl olsa sıkıştırır o zaman mı içerim?” Beğenmeyip almadığı sigarayı şimdi bayılarak içmek zorunda kaldığı bu ülke daha ne zamana kadar onu köşeye sıkıştıracak bilemiyordu.

Ve yine klasik olarak sigarasını yaktı ve evin içine yoğun bir duman üfledi, “İçinde sigara içemediğin ev, ev değildir.” savını savunurcasına. Belki de herkesten daha farklı seviyordu o rutubetli ve güneş görmeyen evini. Kendisini her yönden ve her süreçte yansıttığını düşünüyordu. Yeri geldiğinde dağınık ve pis, yeri geldiğinde sakin ve huzurlu, yeri geldiğinde muzur ve gürültülü, biraz Müslüm, biraz Bach, biraz Namjoo, biraz Cengiz Özkan, biraz Fairouz… Ev sonuçta…

Sigarasının sondan bir önceki fırtına geldiğinde insanın asıl evinin kalbi olduğu aklına geldi. Evet, ev nasıl ki kendini yansıtıyorsa kalp de öyle olmalı, bu kadar odanın neden var. Kalp de aynen evin odaları olduğu gibi oda oda olmalı ve her oda birbirinden bağımsız olmalı.

Kalbini üçe böl…

Biri senin varlığının amaç ve gayesine uygun olmalı, Yaratıcıya veya savunduğun değerlere ait olmalı, mesela çalışma odan veya soyunma odan gibi… Diğeri sen ve seni oluşturan sevinçlerin, hüzünlerin, beklentilerin, umutların, hayallerin, zevklerin, hobilerin kısaca seni sen yapan şeylerin olmalı, yatak odası gibi mesela… Diğeri ise hayatına hasb-el kader dâhil olan veya dâhil ettiğin şeyler, sevdiklerin, sevgilin, eşin, dostun belki ve de muhakkak kalıcı olmayan gelip geçtiklerinde yine baş başa kaldığın yer, mesela salonun… -yazının devamı için metaforları unutmayalım-

İnsani ilişkilerin en büyük sorunu sanırım evdeki tadilat hayalleri… Salonla yatak odasını birleştirme çabaları… Hayatınıza kabul ettiğiniz kişiler kim olursa olsun sizi siz yapan değerleri değiştirmek veya ikinci plana atmanızın hayalini kuruyor ve yatak odanızı yani sizin has dairenizi onunla paylaşmanızı istiyor veya siz kaşınıp bu teklifi siz onlara sunuyorsunuz. Tabi duvarı yıkmak dert, yıktığını değmediğini fark edince tekrar örmek ayrı bir dert.

Odaları kendi aralarında soyutlamak lazım… Allah’a veya inandığın değerlere olan bağlılık ve muhabbetin diğerlerine ne engel ne de köstek olmalıdır.

Genellikle burada hata yapmıyoruz zaten, fakat kalbimizin diğer üçte ikisi hep birbirine karışıyor. Her zaman dediğim gibi herkes ve her şey bitip gittiğinde yatak odanla baş başa kalıyorsun. Günün tüm kaosundan uyuduğunda ancak kurtulabiliyorsun. Ve bunun gibi eğer kendini sevmezsen ve odanı korumazsan herkes giderken senden bir parçanı alıp götürüyor, erozyona maruz kalıyorsun. Eğer benim gibi hayatına dost, arkadaş vs. birçok insan alıyorsan hepsi senden bir şeyler koparıp gidiyorsa işte o zaman geriye elinde kalan şey seni de tatmin etmiyor. Ve bilirsiniz-eski bir yazımdan- “her şeyin başı tatmin”.

Diğer taraftan salonun da hakkını yemiş oluyorsunuz. Çünkü dediğim gibi bazen salon ile yatak odasını siz birleştirmek istiyorsunuz. Ve sizi tanıyana kadar gördükleri o tablo bir şeyler değiştiğinde haliyle değişiyor. Artık siz, siz olmamış oluyorsunuz. Klişeler duyulmaya başlıyor karşılıklı…

  • Çok değiştin…

Kalp yaydığı farklı frekanslarda dalgalar gibi aldığı dalgalarla da etkileme ve etkilenme yeteneğine sahip olağan üstü bir organdır. Yaşadığı çekişmelerin sonucunda galip gelenin isteğine bağlı olarak akla, akıl da bedene ilham olarak niyet ve düşüncelerin davranışa “kalb” olmasını sağlar.

Kalb kelimesinin anlamına baktığımızda “yanar-döner, değişken” ifadelerini görüyoruz. İşte bu yanar-dönerliğin sebebi doğru olduğunu düşündüğümüz şeylerle doğru olmasını beklediğimiz şeyler arasında hep bir iktidar-muhalefet çekişmesi yaşıyor olmamız. Hâlbuki iktidar daima elimizde olmalı ve kimseyi kabineye sokmamalıyız. Yanar-döner tabiatı olsa da kalbin bizim kontrolümüzde olmalı, ama bu da ruhun bir refleksi şeklinde olmalı. Ruh refleksi de evvela kendimizi sevmekten geçiyor.

Herkese haddini bildir. Güneş gibi ol, ne yok ne var. Kendini sev, odanı koru.

Nejat paketin son sigarasının son dalının son fırtını da çektikten sonra söndürdü, ışığı kapatıp yine salondaki koltuğun köşesine, masaya, koridorun köşesine çarpa çarpa yatak odasına gitti. Telefonunu şarja taktı, evine ve odalarına olan hayranlığını pekiştirmenin mutluluğuyla yine uyuyamadı…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.