27 Nisan 2018 Cuma 20:54
Can Dündar yazdı: Cumhuriyet'i teslim alamazlar!

Sürgüne gitmek mi? Hapse girmek mi? Cumhuriyet gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, Türkiyeli bir gazeteci olarak imkânsız tercihi yazdı.

İşte Can Dündar'ın kaleme aldığı o yazı

Akın Atalay, Türkiye’nin en eski gazetesi Cumhuriyet’in CEO’su… Gazetenin sahibi olan vakfın yönetici koltuğunda oturuyor.

31 Ekim 2016 sabahı, saat 05’te evlerimizin basıldığı haberiyle uyandırıldığımda ilk onu aradım. Çoktan kalkmıştı.

Köln’deki bir kutlama için oteldeydik.

Türkiye’de aylardır beklediğimiz baskın, o sabah gerçekleşmiş, gazetenin 16 çalışanının evi basılmıştı. Aralarında editörler, yazarlar, muhabirler, avukatlar vardı. Polis evleri didik didik arıyordu.

Hemen Akın’la bir araya geldik, arkadaşları, ailelerimizi aramaya,  ne yapabileceğimizi konuşmaya başladık.

Akın soğukkanlılığıyla bilinir. Yine öyleydi. Hiç telaşlanmadan bizi teskin etmeye, sonraki hamleleri tahmin etmeye çalıştı.

Sonra birlikte Berlin’e geçtik.

Benim eve yerleştik. Ben hapisteyken ziyaretime gelir, küçücük görüş odasında, saatlerce konuşurdu benimle... Şimdi uzak bir kentte, küçük bir odada, yine başbaşa, uzun geceler başlıyordu. Telefon, İnternet ve televizyon başında geçecek, uykusuz, uzun geceler…

 Akın, telaşa kapılmadan sabahlara kadar düşünüyor, her ihtimali aklında evirip çeviriyordu.

Arkadaşlar gözaltına alınmıştı. Bunun gazetemiz Cumhuriyet’i çökertmeye yönelik bir hamle olduğu belliydi. Yandaş gazeteler, "Terörün kalesine operasyon" manşetiyle çıkmıştı. İkimiz de tutuklama listesindeydik. Ben 3 aydır Berlin’deydim, bir süre Almanya’da kalmaya karar vermiştim; o 3 günlüğüne gelmişti.

 İkimiz de döner dönmez tutuklanacaktık.

 Ben, dönüp hapse girmenin, gazeteyi hepten boşluğa düşüreceğini düşünüyor,  başına kayyum atanırsa onu dışardan yaşatmanın yollarını arıyordum.

 Akın, önündeki kağıda notlar alıp şekiller çizerek, dönmenin ve kalmanın muhtemel sonuçlarını değerlendiriyordu.

 Baskın gününde tesadüfen dışardaydık. Büyük bir yangında olduğu gibi "İçeri dalıp arkadaşları kurtarmaya mı çalışmalı, dışardan su mu taşımalı" diye tartışıyor, hapislikle sürgün arasında bir tercih yapmaya çalışıyorduk. Onlar içerdeyken dışarda olmak, ağır bir vicdan yüküydü. "Kaçtı" lafının ağırlığı da cabası…

 Üçüncü sabah Akın, "Ben dönmeye karar verdim" dedi.

 "Yapma Akın" dedim, "…uçak alana indiği anda tutuklanacaksın ve ne kadar hapiste kalacağın belli değil" dedim. Cezaevini tanımıştım. Durum daha da kötüleşmiş, girince çıkmak, imkansız hale gelmişti. Ekranda iktidar tetikçisi Cem Küçük, "Akın ve Can’a müebbet verilecek. Geberecekler. Ama hukuk yoluyla, ama başka yollarla" diyordu. Gazeteyi kapatmaları halinde, Cumhuriyet’i dışardan yayınlamanın yollarını bulabilirdik birlikte…

 "Biliyorum" dedi.

 "Ama yurtdışında olmam, suçluymuşum gibi algılanmama yol açar. Hapiste olursam daha etkili olurum."

 "Ama hapse girince bu yalanlara karşı kendini, gazeteyi savunamayacaksın ki… Buradan bunu yapabilirsin."

"Dönmem arkadaşlara da moral olur. "

"O halde birlikte dönüyoruz" diyecek oldum;

"Senin kalman lazım... Senin sadece özgürlüğün değil, hayatın da tehlikede… Hapiste bile öldürülme riskin var. Ayrıca sen burada mesleğini yapabiliyor, dünyaya ses veriyorsun. Benim için zor" dedi.

Kararını vermişti bir kere… Ne desem nafileydi.

O gün ben de kararımı verdim:

Berlin’de kalacak ve konuşacaktım. Konuşamayanların sesi olmaya çalışacaktım.         

Akın, ailesini Berlin’e davet etti.

Eşi, oğlu, kızı geldiler. Bir İspanyol restoranında buluştuk. Ne kadar süreceğini bilemediğimiz bir ayrılığın hüznüyle yüklü bir "son yemek" yedik.

Bir yandan masadaki diğer üç kişinin yaşlı, kaygılı gözlerine bakıyor, bir yandan Berlin’den Silivri’ye, hapishaneye gitmeye hazırlanan bu yiğit adamı hayranlıkla süzüyordum.

Ayrılırken sımsıkı sarıldık.

"Yakında yine görüşeceğiz" dedi hüznünü gizleyerek…

Ertesi gün haberlerde Akın’ın uçak kapısından gözaltına alınışını izledim.

Kendi isteğiyle dönen adam, "Kaçma şüphesi olduğu gerekçesiyle" tutuklanmıştı.

Tutukluluğu tam 543 gün sürdü.

Suçlamaya dair hiçbir elle tutulur delil olmadan hapishanede geçen 543 gün…

Yargılamalar boyunca yaptığı tarihi savunmalarla, savcıya, hakimlere hukuk dersi verdi adeta… Hapishaneye, ziyaretine gidenlere moral verdi. Diğerleri salıverildiği halde –hakimin deyişiyle "kaptanlar gemiyi en son terk ettiği" için- onun tahliyesi sona bırakıldı.

Ve nihayet Cumhuriyet davasının 25 Nisan’daki son duruşmasından sonra o da salıverildi.

Ama Yattığına sayılan, 7 yıl 3 aylık ağır cezasının açıklanmasından sonra…

"Son tutsak", hapishane çıkışında sevdikleriyle sarmalanırken, "Bizi rehin aldılar, fidye olarak da Cumhuriyet’i istediler. Cumhuriyet’i alamazlar" dedi.

Cesaret püskürten ağzını çevreleyen bir top sakal bırakmış, ama canlılığından, cesaretinden, iyimserliğinden bir şey kaybetmemişti.

Onu, 543 gündür ayrı olduğu eşine sarılırken izlerken basın özgürlüğünü savunmanın ne kadar ağır bedeller gerektirdiğini düşündüm. Almanya gibi ülkeler için "çantada keklik" sayılan bir hak, Türkiye’de yargılanmayı, hapsi, hatta ölümü göze almayı gerektiriyordu.

Son kadehi Berlin’de kaldırmıştık.

O günden sonra ilk kadehi İstanbul’da, cezaevine yakın bir restoranda dostlarıyla kaldırdı Akın…

"Türkiye’nin özgürlüğüne" diye kalktı kadehler…

Son Güncelleme: 28.04.2018 00:26
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.