14 Ocak 2014 Salı 14:00
 Buket Aşçı: Zaten Gezi aşk gibiydi
Çalışmalarıyla, yaptığı kitap ekiyle kitap dünyasının uzun yıllardır önemli karakterlerinden biri olan Buket Aşçı ile edebiyat dünyasını, 2013'te yaşananları, 2014'den beklentileri, Gezi'yi ve yazın dünyasının birçok köşesine yolculuk yaptık... İşte o yolculuktan kelimelere yansıyanlar...

Buket iyisiyle kötüsüyle 2013’ü bitirdik. Artık biliyoruz ki “Vatan Kitap” demek “Buket Aşçı” demek, “Buket Aşçı” demek “Vatan Kitap” demek. 2013 Vatan Kitap’a neler getirdi?

2013 Vatan Kitap’ın 10’uncu yaşını kutladığımız özel bir yıl oldu. Şöyle durup baktığımda şaka gibi geliyor. Gerçekten on yıl olmuş. Oysa ilk sayımızı çıkarttığımız zamanı daha dün gibi hatırlıyorum. O zaman bana demişlerdi ki; “Kitap ekine maddi katkı sağlamayıp reklam geliriyle yaşamasını isteyecek bir yayın politikası izleyen ulusal bir gazetede böylesi bir ek çıkarma, tutmaz”, “Bu yüzden kendinizi üzmeyin…”, “Boşuna uğraşmayın…” Ama ısrar edince, inat edince, işini severek ve düzgün yapınca olabiliyormuş. Ne mutlu bize bunu gördük.

10. yıl sayısına kimler katkı sağladı?

Kimler yoktu ki?.. Yaşar Kemal’den Orhan Pamuk’a, Mehmet Eroğlu’ndan Ahmet Ümit’e, Hamdi Koç’a kadar güçlü kalemleri olan çok değerli yazarlar ikinci teklifimize gerek kalmadan yazmayı kabul etti. Mehmet Turgut, Mustafa Seven- Çağrı Kılıç, Ercan Arslan ve Dilan Bozyel de objektifleriyle kadrajlarına aldıkları anlarla çalışmamızı ölümsüzleştirdiler. Yani ne bileyim ortaya hani sanırım bir 10 yıl sonra bakıldığında; “Vay be! Ne güzel ekmiş…”, “Ne güzel işler yapılmış…”, “Ne güzel yazılar yazılmış…” denebilecek bir sayı çıktı.

2013’te senin için Türk edebiyatının göze çarpan eserleri neler oldu? Senin pırıltılı bulduğun yeni yazarlar var mı?

Benim için yerli edebiyat anlamında 2013’ün en değerlilerinden biri Hamdi Koç’un “Çıplak ve Yalnız” romanıydı. Hamdi Koç belki hiçbir zaman çok satar bir yazar olmayacak ama her daim satış garantisini elinde tutan, okurunu öyle ya da böyle bulan, yayıncısını asla hayal kırıklığına uğratmayan, sektörün deyimiyle kitapları long-seller statüsüne ulaşan ve hatta belki de yeniden ve yeniden keşfedilecek bir yazar olacak. Yaptığı iyi edebiyatla şimdiden oraya doğru gittiğini görebiliyorum. Keza sevgili Ahmet Ümit’in “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” romanı; yazılışından çıkışına kadar olan sürece de baktığımda daha ne söyleyebilirim ki! Gezi sürecinin içine girip rotasını değiştiren ve bunu da kitaba dâhil ederek çok özel bir kurgu yaratan Ahmet Ümit de nitekim olumlu anlamda bu çalışmasının sonuçlarını aldı. Bunların yanı sıra; Mehmet Eroğlu’nun “Fay Kırığı” üçlemesi, Hasan Ali Toptaş’ın “Heba”sı, Hakan Günday’ın “Daha”sı benim için bu yılın en güzel edebi eserlerinden oldu. Aslına bakarsan 2013, 2012 yılında kitapları yayınlanmayan, ışığı parlamış veya usta yazarların okurlarına yeniden merhaba dediği bir yıl oldu. Bu anlamda Mahir Ünsal Eriş bu senenin bence pırıltılı ve dikkat çeken isimlerindendi. Şebnem İşigüzel yeni romanıyla güzel bir merhaba dedi. Ama hani ilk kez, ilk romanıyla “Vay be!” dediğim öyle özel yeni bir yazara rastlamadım. Gözümden kaçtıysa eğer, bu sene göreceğimizden emin olsun.

Yurtdışındaki çoksatanlar ile Türkiye’nin çoksatanlarına baktığımızda arada büyük farklılıklar oluyor. Yani Türk okuru artık kendi çoksatanını yaratabiliyor. Bu duruma nasıl bakıyorsun?

Haklısın. Dünyada çok satmış bir yazar Türkiye’de satmayabiliyor ya da dünyada az satmış bir yazar Türkiye’de birden çok satabiliyor. Bunun en güzel örneklerinden biri Adam Fawer’ın “Olasılıksız” kitabı. Bu kitap dünyada doğru düzgün ilgi görmemiş bir kitapken Türkiye’de birden patladı. Yine aynı yayınevinden çıkan “Şahane Hatalar” da öyle; üzerine çok oynandı ve o da çoksatan başarısına ulaştı. Bu tabii ki yayıncıların ve dağıtımcıların pazarlama politikaları ve reflekslerle de doğru orantılı. Ama bazen bir kitap yayıncısının, editörünün ya da PR şirketinin “oturup hesapladığı” bir şey olmaksızın Türkiye’deki gündemle bağlantılı olarak bir best seller olabiliyor. Ama benim üzüldüğüm bir nokta var. Bazı çeviri eserler hem de yazarının şöhretine ve rüşdüne rağmen Türkiye’de hak ettiği değere ulaşamayabiliyor. Mesela Stephen King’in “Doktor Uyku” isimli kitabı yayınlandı. Yazarın ilk kitabının devamı olma özelliğini de taşıyan bu kitap yayınlanmadan önce yazılıp yazılmayacağı, gelip gelmeyeceği sorusu yazara her defasında soruldu. Ve nihayet devamı yazıldı. Üstelik bir başyapıt olarak geldi. Ama garip bir şekilde yayınlanmadan önceki ilgisi kadar bir ilgiye dahi ulaşamadı. Bence
bu kitabın hakkı daha fazla verilebilirdi.

Altın Kitaplar bu açıdan önemli bir yayıncılık duruşu sergiliyor.

Kesinlikle. Ben Stephen King’i çok önemsiyorum ve dünya edebiyatında benzeri bir yazar gelebilecek mi çok da emin değilim.

2013’ün çeviri kitapları için ne söyleyebilirsin?

Dan Brown’un “Cehennem” kitabı hele de İstanbul’u konu edinmişken başarılı olmaması mümkün değildi, öyle de oldu. J.K. Rowling’in yetişkinler için yazdığı “Boş Koltuk” olmamış bir kitaptı ve haliyle beklenilen ilgiye ulaşamayarak tutmadı. Ama mesela Debbie Macomber’ın başarısını pek çok kitap eki görmedi. Ama bu kadını görmek lazım. Çünkü Debbie Macomber, şu an en çok satan kadın yazarı. J.K. Rowling’ten bile. Üstelik Macomber, PR’cılar için “bir best seller yazar”, “reklam yüzü” olabilecek biri de değil. Bir ev kadını görüntüsüne sahip, komşumuz Ayşe Teyze gibi. Üstelik romanları da bestseller’ın formülünü özetleyen ünlü kontes fıkrasıyla da alakası yok. Örgü kursuna giderek hayatlarını değiştiren kadınların hikâyelerini anlatıyor. Bu olağanüstü başarı aslında komşu teyzelerimizin hikâyesidir.

Gezi Parkı kitaplarını düşünürsek onlardan da 2013’e damgasını vurmuş kitaplar olarak söz etmek mümkün mü? Sence bu türde yayınlanan kitapların satışı nasıl oldu? Emre Kongar’ın Gezi Direnişi kitabındaki satış başarısını bu tür için kıstas almak doğru olur mu?

Söz ettiğin kitap Emre Kongar’ın kitabı olduğu için çok sattı. Çünkü Emre Kongar hep çok satar. Gezi hakkında yazılan ve yayınlanan kitapları değerlendirmek için biraz daha beklemeyi tercih ederim.

O halde 2014 yılında Gezi direnişine dair yazılmış kitaplar satışında yükselme olacağını düşünebilir miyiz?

Bilmiyorum. Şöyle diyeyim: 2014’te Gezi’nin ruhunu ve sadece Türkiye’ye değil dünyaya etkisini gerçekten anlamış bir kitabın yayınlanacağını ümit ediyorum. Şöyle bir örnek vermek isterim: Amerika’da 11 Eylül olayı gerçekleştiğinde 18 Eylül tarihinde biz kitapçılarda 11 Eylül’ü anlatan kitaplar gördük! Pentagon dâhil olmak üzere bütün dünya gizli servisleri bile üzerlerindeki şoku atlatamamışken Türkiye’de 11 Eylül’ü anlatan bir kitap yayınlandı! Kopyala-yapıştır usulüyle yazılmış bir kitap kime ne verebilir?

Gezi parkına dair yayınlanmış kitaplarda oppurtunist bir yaklaşım olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?
Hayır. Burada ticari değil başka kaygıların özellikle de romantik kaygıların öne çıktığı görüşündeyim. Şöyle ki; bu kitaplarla Gezi Ruhu anlaşılmaya, yorumlanmaya değil de daha çok yaşatılmaya çalışıldı sanki. Zaten Gezi aşk gibiydi, tekrar tekrar yaşanmak istenen... Gezi hakkında yazılan kitaplar bu yüzden birer analiz kitabı olmaktan ziyade anıları taze tutmak isteyen arşiv çalışmaları, belgeler gibiydi. Bu yüzden, bu kitaplar da Gezi’nin birer devamı bence. Ancak Gezi’ye bilimsel bir soğukkanlılıkla bakan kitapların yazılması gerek ki, yazılacak. Bu kesin. Çünkü Gezi’yle sadece Türkiye değil tüm dünya bir kırılma yaşadı. Bu kırılma bence bir
demografik değişimin, yeni bir neslin gelmesinin sonucu. Bunu sadece siyasi anlamda söylemiyorum. Evet,
eski usûl siyaset bitti ama eski usül gazetecilik de bitti, eski usul aktivistlik de bitti, eski usul sivil toplum da bitti. Eski usul particilik, eski usul hekimlik, yazarlık vs. Gezi Hareketi’ni Türkiye basınının o tüm büyük köşe yazarlarından biri bile öngöremediyse, hareket başladığında bile dalganın şiddetini hissedemedilerse ve daha ilk günden meydanları “life style” diye tanımlanan köşe yazarları gözlemlediyse bu işin birkaç ağaç meselesi olmadığını anlamamız gerek. İnanıyorum ki, 2014’te bu hareketi yani varoşları Etiler’le, Beşiktaşlılar’ı Fenerliler’le, ulusalcıları Kürtler’le buluşturan bu hareketi yorumlayan bir kitap yazılacak ve açıkçası böyle bir kitabın yazılacak olması, bu ihtimalin varlığı beni heyecanlandırıyor.

Bir de tabii ki kabul edersin ki yayıncılık uzun soluklu bir iş. Bu işi yapan insanın belki hayalperest olması, romantik olması ve hatta belki biraz da şizofren olması gerekiyor. Yani bu iş öyle memur zihniyetinde olanların harcı pek değil. Senin böylesi butik yayıncılık yapan ya da yapmak isteyen kişilere öğütlerin var mı?
Doğru söylüyorsun. Yayıncı dediğin kişinin kesinlikle normal olmaması gerekiyor. Butik yayıncılara söyleyebileceğim birkaç sözüm elbette var ama öncesinde büyük yayıncılara bir el sallamak istiyorum. Senin de bildiğin gibi büyük yayınevlerinin şimdiden 2015 programları dolu. “Dinozorlaşma Sendromu” diye bir şey vardır. Bu yayınevleri bence bu sendromu yaşıyorlar artık. Mesela çok pırıltılı bir yazar ve elinde de harika bir dosya var, diyelim. Şu an bu yayınevlerinden herhangi birinin kapısından içeriye girse dosyasını okutabileceği bir editör bulamaz. Yok çünkü hepsinin 2015’e kadar ne okuyacakları belli. Hem de insanüstü bir çabayla! Yani hantallaşma ne yazık ki büyük yayınevlerinin yeni yazar keşfetme imkânını elinden alıp götürüyor.

2013 yılındaki yazar transferleri de damga vuran gelişmeler arasındaydı. Mesela Ahmet Altan Everest’e, Orhan Pamuk YKY’ye transfer oldu. Ayşe Kulin eski yayıncısı Remzi Kitabevi’ne geri döndü. Canan Tan aynı anda iki yayıneviyle birlikte çalışmaya başladı. Sektörde böylesi transferlerin yanı sıra Gülten Dayıoğlu gibi yayıneviyle evlilik misali romantik bir ilişki kurmuş gibi yıllarca aynı yayınevinde kalarak
ilişkisini sürdüren yazarlar da var. Bu durumları nasıl değerlendiriyorsun?

Gülten Hanım belli bir yaş diliminde olduğu için bu gibi süreçlerle uğraşarak enerjisini yayınevleri arasında harcamak ve işin bu kısmına kafa yormak istemiyor belli ki. Diğer taraftan gelir-gider tablosundan da memnunsa böylesi bir değişiklik ihtiyacı hissetmiyor da olabilir. Ama söylediğin gibi sektörü sallayan değişimler oldu. Yazarlar uzun zamandır daha fazlasını istiyordu. İstemeye de devam edecek. Bence artık yayınevlerince kullanılan “bizim yazarımız” dönemleri kapandı. Artık yazarlar birkaç yayınevinin yazarı olacak. Çünkü yazarlar bunu kendi istiyor. Eğer böyle bir yönteme başvuruluyorsa demek ki bunun da sebepleri var.


Türkiye’de bu kadar çok siyasi kargaşa yaşanıyorken insanlar sence de okumaya daha fazla yaklaşıyorlar mı?

Kesinlikle. Türkiye’nin insan kalitesi ilginç. Her konuda ikiye ayrıldık diyoruz ya insan kalitesinde de ikiye ayrılmış durumdayız. Bir kesim ilkokul 3 seviyesindeki bir eğitim algısında bir kesim ise Avrupa standartlarında. Bu farklılığı Gezi olaylarından daha net gördük. Bu yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye’de bir kesim deli gibi okuyor, izliyor, seyrediyor, geziyor… Dünyaya algıları sonuna kadar açık. Bu yüzden Türk okurunun her daim çok kaliteli olduğunu düşünüyorum. Ve hep bunun arkasında durdum. Türkiye kitap okumuyor gibi arabesk söylemler vardır. Bu arabesk söylemleri Çetin Altan’a havale edelim. Bu kanıya sebep olan günler geçmişte kaldı. Türkiye’de artık yılda kişi başına düşen kitap sayısı 7. Üstelik buna korsan satış istatistikleri dâhil değil.

Türkiye’nin bazı bölgelerini bunun dışında tutmak gerekmiyor mu?

Elbette. Ne yazık ki okuyan kesim çok okuyor, okumayan kesim hiç okumuyor. Nasıl Türkiye’de gelir, adil dağılmıyorsa maalesef kitaba olan sevgi ve tutku da eşit dağılmıyor. Ama bu dağılımı dengelemek Kültür Bakanlığı’nın görevi. Bunu düşünmesi lazım. Mesela kimse farkında bile değil artık Türkiye’de mahalle kütüphanesi yok. Ve Türkiye’de kitap gerçekten pahalı. Oysa mahallelere kurulacak kütüphaneler çok şeyi değiştirir.

2014 Türkiye yayıncılığı için sence nasıl bir yıl olacak?

Bu yıl çocuk ve gençlik edebiyatında büyük bir yükseliş olacak. Zaten 2012’de bunun sinyallerini görmüştük. 2013’te bu gidişat daha da belirginleşti. 2014’te ise bunun net olarak tanımının koyulacağını öngörüyorum. Kezban Akçalı ile yaptığım röportajda Kezban Hanım da aynı şeyi söylediği için rahatlıkla dile getiriyorum. Bunun çok büyük bir sebebi var Sayım. Hatırlarsan 2013 yılı erotizm ve pornografinin edebiyat dünyasında tavan yaptığı bir yıl oldu. Bir alanda trend erotizme geldiyse artık o damar bitmiştir. Daha fazla yapılacak bir şey kalmamıştır. Pornografi bu tür kitlesel üretimlerde yapılan işlerin son noktasıdır. Peki, damar neydi? Bence yetişkin okur kitlesiydi. Bu okuru klasik best-seller’a doydu. Sıkıldı. Kontes can çekişiyor yani! Bence bu nedenle nitelikli edebiyata bir dönüş olacak. Farkındaysan bu süreç içinde pek çok yazar erotizme
girmek istemedi ve çocuk edebiyatına yöneldi. Ahmet Ümit’ten Nermin Bezmen’e, Müge İplikçi’den Tuna Kiremitçi’ye... Hatta uluslararası alanda John Grisham dahi romanına bir çocuk kahramanı yerleştirdi. Orhan Pamuk bu işin tanımını yaparak “kendimi yeni nesil okura tanıtmak için ‘Ben Bir Ağacım’ kitabını yaptım” dedi. Nasıl Gezi olayı dedik, demokratik değişim dedik yayıncılık sektöründe de bir kırılma söz konusu. Yeni bir okur kitlesi geliyor. Dolayısıyla bu okura seslenmek ve onları sahiplenmek için hemen hemen bütün yayınevleri bir çocuk ve gençlik markası kuracak ya da kurmak zorunda kalacak.

İlk olanlar hep kazanır derler. Hâlihazırda bu yönde yayıncılık yapanlar o anlamda daha şanslı olabilirler belki.

Belki de farklı bir yayıncılar farklı bir yayıncılıkla piyasaya girer, kestiremiyorum. Az önce değindiğim gibi nitelikli edebiyata dönüş olacak ve Türkiye kelimenin tam anlamıyla yeni yazarını arayacak. Zaten arıyorlar da, herkesten duyduğum aynı cümle “pırıltılı bir yazar görüyor musun?” Bu yazar da bence Hakan Günday tarzında yazan biri olacak. Vurucu cümleler, insanın karanlık sularında dolaşan konular, mesela işkence gören birinin dramını değil de işkenceci bir babanın çocuğunun hikâyesini anlatan... Yani rock tarzı. 2014 bu yazarı arayacak, diye düşünüyorum.

SAYIM ÇINAR/ İNSANHABER

Son Güncelleme: 28.03.2014 13:25
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.