20 Haziran 2017 Salı 13:35
Açlık grevindeki aşçı İsmail Erdoğan: Nuriye ve Semih'i, Şeyh Bedrettin ve Şeyh Ahlati'ye benzetiyorum

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevinin 75. gününde evlerine düzenlenen operasyonla gözaltına alınmışlardı. Gerekçe ise: "Eylem ölüm orucuna dönebilir, Gezi, Tekel benzeri eylemlere sebep olabilir."

İsmail Erdoğan hiç tanımadığı Nuriye ve Semih için açlık grevi yaparken “Birbirimizi tanımamız gerekmiyor bir haksızlığa karşı çıkmak için” diyor söyleşimiz sırasında ve kırılma noktasını bir aşçı olarak şöyle ifade ediyor: “Ocağın üzerine her sahan koyduğumda kavrulduğumu hissettim, o tavada kendimin de piştiğini gördüm! Karar alma sürecim böyle başladı. Nuriye ve Semih tekrar beslenmeye başladıklarında ben de açlık grevimi sonlandıracağım.”

İsmail hala çalışmaya devam ediyor. Mutfakta yemek yapıyor, ocağa koyduğu sahanlar alev aldığında ise aklına iki şey geliyor: Nuriye ve Semih... Bir de kendi vicdanı!

Nuriye ve Semih için açlık grevine başladığını deklare ettin. Bir aşçı olarak kırılma noktan nasıl oldu?

Başından beri Yüksel Direnişi’nden haberim olsa da, açlık grevinden haberdar olduğumda Nuriye ve Semih’in açlıklarının 60.günüydü. 60 gün boyunca haberdar olmamış olmak da bende derin bir mahcubiyet yarattı; sonrasında sokak için yapılan çağrılara kulak kabartıp sokağa çıkan toplulukların parçası olmaya çalıştım. Ama 70 tane fraksiyonun olduğu bir memlekette 70 kişilik bir tane gösteri bile görmedim!

Bunun yarattığı çok ciddi bir rahatsızlık vardı, hazımsızlık diyelim; biz bu değiliz. Bu memlekette eşitliği, özgürlüğü savunan 90 yıllık bir gelenek var, ama 90 kişi sokağa çıkamıyor. Kabul edilebilir bir şey değildi, yani kendi çevremize dair de kızgınlık hali vardı... Bu kadar toplumsal muhalefet odağının olduğu bir memlekette bu kadar hassas bir meselede bu kadar suskunluk, görmezden gelme hali benim açımdan kabul edilebilir bir şey değildi. Kendisini insan olarak tarif eden herkesin bu meseleye dahil olması gerekiyordu ama maalesef böyle olmadı. Açlık grevinin 75.günüydü sanırım Semih ve Nuriye’nin tutuklanması, o sürece kadar kendi içimde bir çok şey yaşadım. İnsanlar günde ortalama üç kere kendilerini besliyorlar. Birinde unutup ikisinde hatırlıyorlar ya da ikisinde unutup birinde hatırlıyorlar. Sakın yanlış anlaşılmasın; beslenmek içgüdüsel bir davranış, kimseyi o anlamda yargılamıyorum. Fakat benim için durum biraz daha farklıydı. Sürekli yemek pişirdiğim ve yemeğin içinde olduğum için bir yerden sonra bu mesele hayatımın merkezine oturmuş oldu. Ocağın üzerine koyduğum her sahanla beraber kavrulduğumu hissettim, o tavada kendimin de piştiğini gördüm! Karar alma sürecimde bunları yaşadım. Nuriye ve Semih tekrar beslenmeye başladıklarında ben de açlık grevimi sonlandıracağım.

60.günde haberdar olduğunu söyledin, aslında Türkiye’de de o günlerde kamuoyu oluştu. Bu kadar tepkisizlik, hem korku hem de OHAL olması diye düşünülebilir...

Evet, OHAL koşullarındayız, insanların içine her gün yeni yeni korkular boca ediyorlar, bu kuşkusuz anlaşılabilir bir şey. Ama yaşadığımız ataletin tek nedeninin korku olduğunu düşünmüyorum. En az korku kadar içine düştüğümüz siyasal konformist ve elitist bir tutumun da etkisi var. Öncelikle bu siyasal konformizmi bertaraf etmemiz gerekiyor. Sosyal medya kullanımı bu siyasal konformizmin temel ayaklarından birisini oluşturuyor. Sosyal medya üzerinden ifade ettiklerimiz günlük hayatta hiçbir yere değmiyorsa, kendisine bir karşılık bulmuyorsa, oturup bir düşünmek gerekiyor. O mecrada biz ne için bir şey anlatıyoruz? En azından kendi payıma, yazıyla kurduğum ilişki meram anlatmak üzerine kuruludur. “Söyleyeyim de rahatlayayım, oh omuzlarımdan yük kalktı” değil! Böyle bir duygu ile bir şeyler yazmak başka bir dünya tahayyülü olan insanların yapacağı bir şey olmamalı, eğer başka bir dünya tahayyülümüz varsa bizim, bunun gereklerini yerine getirmemiz gerekiyor. Nuriye ve Semih ölmesin istiyorsak eğer, bunu sosyal medyada yazarak çizerek yapacak durumda değiliz, çünkü insanlar canı çok sıkıldığında kapatabiliyor ya da kapatmayıp yazdıklarınızı görmezden gelebiliyor. Sosyal medyayı niçin kullanırız? Birbirimizi, toplumu bir meseleden haberdar etmek için kullanırız, birbirimizi rahatlatmak için değil ama maalesef bu hale geldi bu iş.

İnsanların sokağa çıkmasından yanasınız; tepkinin ancak sokakta verilebileceğini mi düşünüyorsunuz?

Onların ölümünü isteyenlerin karşısında Nuriye ve Semih’in yaşamasını savunuyoruz. Bunu sokakta gösteremedikten sonra gerçekten hiçbir kıymeti yok. Eğer sokak hareketi Nuriye ve Semih’in yanında olduğunu en başından beri göstermiş olsaydı, bugün bu direniş çok daha başka bir yerde olurdu. Ankara Yüksel Caddesi, Nuriye ve Semih tutuklandıktan sonra bir avuç insanın omuzları üzerinde kaldı! Bu kabul edilebilir bir şey değil. Acun öğretmenin kalp pili var, Esra’nın astımı var, Veli’nin bir kolu yok... Oraya giden ve onlara destek veren yaşlı insanlar var, sosyal medyaya bir bakıyorsunuz bu bir avuç insanı ‘kahraman’ ilan etmişler. O insanlar bu toplumun birer ferdi, süper kahraman değiller. Veli’ye sorun; sadece kızının kahramanı olmak istiyordur, kızına sorun babası yalnızca kendi kahramanı olmasını istiyordur. O insanlardan kahraman yarattığınızda onları kendinizden uzaklaştırmış oluyorsunuz. Ayıp! Kimse sorumluluklarını başkasının üzerine yıkmasın.

Bir avuç insan bu ülkenin yükünü çekmek zorunda değil. Herkes biraz vicdanlı olsun. Onların sırtından kendi payına düşen yükü alsın. Veli’nin bir sözü çok içime oturmuştu; maruz kaldığı plastik mermi barbarlığının sonrasında söylemişti: “Dizlerimizin üzerine düşeriz ama diz çökmeyiz..” Veli oraya Veli olarak gitmediğini söylüyor. “Bize öğretilen değerler var, onlara sahip çıkmak için oradayım” diyor. Şimdi o değerlerin bu topraklarda başka ortağı yok mu? Niye insanlar sahip çıkmazlar ortağı olduğu o değerlere?

Korku da anlaşılabilir bir şey değil mi?

Anlaşılabilir tabii... Ama korkuya teslim olursak bildiklerimizin ne kıymeti kalıyor? Korkuya telim olmuş bir hayat yaşanabilir mi? Kabul etmiyorum ben.

Siz o korku duvarını nasıl aştınız?

Hiçbir şeyi aştığım yok, herkes kadar ben de korkuyorum, kapatılmaktan korkuyorum. Ben bildiklerimin hayattaki karşılığına denk bir tutum takınıp, sadece vicdanımı dinledim... Nuriye ve Semih’in açlık grevi benim için artık politik bir mesele değil. Bir tarafta iyiler var, diğer tarafta kötüler. Ben inanıyorum ki bu ülkenin iyi insanları kötülerden daha çoklar. Belki dağınıklar ama daha çoklar. Burada mesele şu: İyilerin bildiklerinin namusuna sahip çıkarak kötüler kadar cesur olması gerekiyor.

Ne yapılabilir peki?

Bizim iki insanımızı gözümüzün önünde yavaş yavaş eriyor, bundan daha kötü ne olabilir? Korkudan söz ettik, bu ülkeyi yönetenler diyorlar ki “o insanları bir mum gibi erirken seyredeceksin!” Seyretmezsen sana işkence yaparım, kapatırım... Ben bunu kabul etmiyorum. Çünkü bunu seyretmekten daha ağır bir işkence yok benim için, çünkü bunu seyretmek vicdanımızın karanlık dehlizlerine kapanmak…Yeryüzündeki hiçbir hapishaneden daha korkutucu olamaz!

Üniversitede iki kitap çevirmiş bir akademisyen ile hayatını köy okullarındaki öğrencileriyle geçirmeye adamış bir öğretmen açlık grevi yapıyor, ölüm sınırına gelmişler bundan daha kötü ne olabilir! Ve hiçbir kitaba uygun olmayan bir şekilde de tutuklanmışlar, daha ne kadar kötü olabilir? Bundan daha büyük kötülük, haksızlık olabilir mi? Bunun karşısında susan bir kişi ya da topluluk, kendi isminin başına bir sıfat koymasın. O insanlarımıza bir şey olsa biz bu toplumun bir parçası olarak utanmadan nasıl yaşamaya devam edebiliriz? Çok net söylüyorum: Biz bugünlerde bir haysiyet sınavı veriyoruz.

Bunu söylemek istemiyorum ama eğer Nuriye ve Semih’i kaybedecek olursak, sadece Nuriye ve Semih’i toprağa vermeyeceğiz, değerlerimizi ve haysiyetimizi de toprağa vereceğiz.

Tepkisizlik üzerine çok konuştuk, açlık grevinin tamamen kendi vicdanınla ilgili ve bunu da zaten söylüyorsun. Peki, talebini somutlarsak sen ne istiyorsun?

Benim bir talebim yok, Nuriye ve Semih işlerine geri dönmek istiyorlar. Muhtemelen ana talebin yanında politik talepler de vardır, ama beni ilgilendiren kısmı Nuriye ve Semih’in ne istediği. Onlar nereye kadar devam ederlerse ben de onlarla birlikte oraya kadar devam edeceğim.

Buradan şöyle bir sonuç çıkmasın, herhangi bir politik çevrenin parçası değilim. Herhangi bir örgütlü yapıyla hukukum yok. Kendisini insandan yana tarif eden, insani değerlere sahip olan, bunun için mücadele edenlerle yan yana gelebilen, ortaklaşabildiğim zeminlerde de yan yana durmaktan imtina etmeyen, politik tavırlarından öte fikirleri önemsediğim bir zeminde duruyorum...

Peki, Nuriye ve Semih tutuklandı. Durumları her geçen gün kötüye gidiyor. Nuriye ve Semih’le birlikte açlık grevleri de yeniden tartışılmaya başlandı. Sen nasıl bakıyorsun?

Vücut dediğimiz şey muazzam bir dayanışmanın ürünüdür. Vücudumuzda bir sürü özel yeteneğe sahip organ var, her bir organ kendi özel yeteneklerinden feragat ederek, sağlıklı bir bünyeyi dayanışmayla var ediyorlar. Açlık grevinin ilerleyen günlerinde vücut dediğimiz mekanizma varlığını sürdürmek için esas organları korumaya alıp tali organları ı bir bir kesip atmaya başlıyor. Tüm bu süreç hakkında okumaları olan birisi olarak açlık grevlerine karşı çıkıyorum. Daha farklı mücadele yöntemleri bulabilmeliyiz. Açlık grevlerini bir bütün olarak hayatımızın dışına çıkartmalıyız.

Bence açlık grevi yapılmamalı, yapmamak lazım ama şimdinin konusu mu bu? Oturup bunu mu tartışacağız bugün? Ne kadar doğru, ne kadar yanlış? Hayatımız boyunca tek tek hikayelerimizde çok doğru şeyler yapmışız da, hiç politik yanlışımız olmamış da, her şeyi çok doğru yapmışız da, Nuriye ve Semih hiç olmayacak bir iş yapmış ve biz bütün işi gücü bırakıyoruz bunu tartışıyoruz.. Böyle bir hayat yok! Kimse kendini ağırlamasın! Çıkın sokağa, biz Nuriye ve Semih’i alalım ölümün kıyısından, yeniden toplumsal hayatın içine katalım, ondan sonra polemikse polemik kavgaysa kavga edelim, yoldaşlığın gereği de bu değil mi zaten? Dostluğun, arkadaşlığın da gereği bu değil mi?

Nuriye ve Semih’i oradan aldıktan sonra onlarla aynı masada oturup bu konuyu tartışmak istiyorum. Ama bugün değil, buradan değil, onların direnişini sabote eden bir yerden de değil, bütün iyi niyetlerden, bütün içtenlikten, bütün insani duygulardan azade olarak söylüyorum. Her “açlık grevi yapılmaması gerekiyor” sözü bugün itibariyle egemenleri güçlendiriyor. 100.lü günlere yaklaşıyoruz, meseleye buradan bakmak gerekiyor. Nuriye ve Semih’in bu topraklar için gerçekten iki güzel değer olduğuna inanıyorum ve onların hayatta kalmaları gerekiyor. Kimse ‘yanlış’ bir eyleme destek vermek yüzünden korkmasın, kimsenin devrimciliğine zeval gelmez! Sol sapma olmazlar, merak etmesinler! Ya da kimse korkmasın, adı geçen örgütün bir parçası olmazlar... Kendimden biliyorum hiçbir şey olmuyor!

Açlık ve yoksulluk... Açlık bu topraklarda çok da yabancı olduğumuz bir kelime değil... Toplumsal normlar açısından bakarsak açlığı nasıl tarif ediyorsun?

Bu ülkenin kadim değerlerinde var, dayanışma ve bir arada olmak... “Komşusu açken tok yatan bizden değildir”, “bir kapıdan açlık ve yoksulluk girerse iman çıkar gider” gibi pek çok Hadis-i Şerif vardır. Böyle bir öğretiyle, bu toplumda büyümüş bir insanın açlığın karşısında nasıl bir tutum takınacağı belli değil midir? Diğer yandan, aç kalmak bizim en iyi yaptığımız şey. Sınıfsal nedenleri var, biz yoksul ailelerin çocuklarıyız, hayatımız boyunca açlık çektik. Bu yüzden açlığın karşısında takındığımız iradi tutumu, ne Süleyman Soylu ne de onun gibi düşünenler anlayamaz.

Sanıyorum ‘açlık grevi’ ezberinden çıkarsak bunu kimi kesim bir direniş sembolü olarak anlatır, mücadele şeklidir, kimileri çok daha farklı tanımlar....

Esra’yla telefonla konuştuk, ‘Nuriye ve Semih’i Ahlati ile Bedreddin'e benzetiyorum’ dedim. Şeyh Bedreddin döneminin en büyük İslam bilginlerinden biriyken o güne kadar edindiği bütün sıfatlardan vazgeçerek Ahlati’yle beraber çile odasına kapanıyor. 10 günde bir birkaç zeytin bir bardak süt içerek hemhal oluyorlar. Aslında orada oldukları süreç kendi içlerine yaptıkları bir yolculuk, kendi hayatlarına dair bir değerlendirme süreci.

Uzun günler kalıyorlar çile odasında... Yanlış hatırlamıyorsam eğer, ikinci çile sürecinde Ahlati çıkamıyor çile odasından, Bedreddin ise sağ çıkıyor ve büyük bir değişim başlıyor hayatında. O çile hali gerçekten insanın kendini yeniden var etmek adına nelerden vazgeçtiğini, nelere katlanabildiğini göstermesi anlamında önemli bir şey. O halin kendisi önemli... Nuriye ve Semih’i de Ahlati ile Bedreddin'e benzetiyorum. Ve onların bu çile halini, kendilerinden ziyade ülkenin başka bir halde olabilmesi için verdikleri çaba olarak görüyorum. Onlar dergahın esas sahipleri, bense çile odasının kapısında şeyhlerimin çileden sağ salim çıkmasını bekleyen bir müridim.

İnsanlara bir çağrın var mı?

Açlık grevini kastediyorsanız eğer, bunun bir başkasına önerilebilecek bir eylem tarzı olduğunu düşünmüyorum.

Sen bir yol seçtin ama...

Ben çıkış yolu bulamadığım için açlık grevine başladım. Tek başıma ne yapabilirim, nasıl olur bilemediğim için. Nasıl olur, ne yapılabilir hep beraber bulabiliriz...

Diğer yandan tartışmaya ve düşünmeye de çok vaktimiz yok. Yaşadıklarımıza bir bakacak olursak bundan kötüsü yok, bu kadar korkacak bir şey de yok. Hele ki bu memleketin solcularının korkacak hiçbir şeyi olmamalı. Lami Özgen tutuklanmaktan korkmamalı, KESK’liler işten atılmaktan korkmamalı. Ne zannediyorlar, kenardan seyredince, karışmayınca sonraki KHK’da kendilerine dokunulmayacağını mı? Hatta KESK’lileri de bir kenara bırakalım, herhangi bir politik çevrede olmayanlar meselenin kendilerine değmeyeceğini mi düşünüyor? Eğer öyleyse fotoğrafı çok yanlış okuyorlar!

Susarak, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın algısıyla yaşayanlar yılanın büyüdükçe iştahının da artacağını bilsinler... KESK yöneticilerine sormak istiyorum; neredesiniz, ne yaparsanız? Sendikacılık sizin için ne? Bunu bir geçim kapısı olarak mı görüyorsunuz? Dışarıdan biri olarak soruyorum bunu, herhangi bir politik çevrenin parçası olan biri olarak değil. Ama politik bir eğilim de gerekiyorsa eğer, etrafımdaki herkes biliyor KESK’te yönetici olan arkadaşlara, daha yakın bir politik eğilimim var!

Üyeleriniz ölüyor nasıl mazeretleriniz var ki seyrediyorsunuz? Velev ki sizin için çok kötü şeyler söylemiş olsunlar, velev ki sizin için hiç iyi bir şey söylememiş olsunlar; velev ki sizi oradan aşağıya indirmeye çalışıyorlar, bu iki insanın hayatından daha mı kıymetli sizin sahip olduğunuz yetkiler! Hatta iki üyesi açlıktan ölen bir sendika niye var olsun ki ! Miladı dolmamış mıdır o sendikanın ? Üyelerinin yaşam hakkını bile savunamayan bir sendika kapatsın kapılarını gitsinler! Yerine daha iyisini yapacak birileri çıkar. Bir Veli Saçılık, Acun, Nuriye, Semih bu dönemde 10 tane KESK’e değer... Çünkü sınıf hareketlerinin yarattığı tüm değerleri kuşanarak çıktılar sokağa...

Bugünler bittiğinde bugünleri hatırlayanlar, insanları yaptıkları ve yapmadıklarıyla hatırlayacaklar.

Politik çevreler, sendikalar, örgütler yaptıkları ve yapmadıklarıyla hatırlanacaklar... Kimse kimseye “benim hakkımda niye böyle söylüyorsun” demesin... Yarın nasıl hatırlanmak istiyorsanız bugün öyle davranın.

Gülşen İşeri / insanhaber.com

Son Güncelleme: 20.06.2017 15:04
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.