Neredeyse üç buçuk ay geçmiş son virgülü koyduğumdan bu yana. Birkaç haftadır ilk yazıda neler yazsam, hangi yeni oyunlar gelecek onları nasıl anlatsam diye düşünüyordum. Malum, çarşambanın gelişi perşembeden bellidir sözündeki gibi; sezonun, nasıl olacağı Eylül ayında belli olur. Ancak bu yıl geçtiğimiz yıllara oranla çok daha farklı bir tiyatro Eylül’ü yaşıyoruz. Bu yazıda biraz bunları anlatmak istiyorum.

Geçtiğimiz yıl Devlet Tiyatroları adına vasat bir sezondu. Oyun skalası geniş, ancak kalitesi çok düşüktü. Hangi oyunlar vardı diye düşününce akla sadece “Nereye?” ve “Bernarda Alba’nın Evi” gibi bir iki oyun geliyor.  Bu da bir şeylerin yanlış gittiğinin fazlasıyla göstergesi diyebilirim. Bana göre bunun sebebi ise,  artık Devlet Tiyatroları’nın kanayan bir yara olması. Bunu biraz daha genişleterek yeni sezona farklı ışık tutmayı deneyelim.

Hükümet birkaç yıldır tiyatro, opera ve bale ile ilgili bir düzenleme yapılacağından bahsediyor. Konu dönem dönem gündeme geliyor, sonra birden rafa kalkıyor. Tam; “Artık düzenleme olmayacak” diye düşünülürken, birden yine gündeme geliyor. Öncelikle bu yasanın sürüncemede kalması; yapımların izleyeni, oynayanı, hazırlayanı dahil herkesin kafasında kaygı doğuruyor. Nasıl bir yasa olması gerektiği ise ayrı bir tartışma konusu. Sendikaların, derneklerin, bu işe emek verenlerin ve daha pek çok kişinin görüşünün alınması gereken hassas bir düzenleme olması lazım. Sanatseverlerde ve oyuncularda çok net bir şekilde şu algı var: “Tiyatro, opera ve bale bitiriliyor.” Bu argümana karşılık, hükümet kanadından ise çok da net olmayan açıklamalar geliyor olması da ayrı bir tartışma yaratıyor. Bu konunun nihai bir çözüme ermesi sanatın devamlılığı için olmazsa olmaz bir başlık. 

Bence, sanat muhalif olduğu için devlet kontrolü altında olmamalı. Finansal açıdan ayakta duracağı düzenlemeler yapılmalı. Kontrol altında olduğunda, repertuarında muhalif eserler olduğunda ister istemez otorite ile çatışmaya gireceği açık. Bu yüzden devletin tiyatrosu olmamalı. Dünyanın dört bir yanında böyle örnekler var. Türkiye’de ise eski yapının pek çok açıdan sıkıntılı olduğu açık. Yeni düzenlemenin iktidarda kim varsa onun ideolojisine uygun oyunları destekleyeceği de açık. Genco Erkal’ın tiyatrosu ya da benzeri birçok örnek bunun olacağını kanıtlar nitelikte. 

Bir diğer konu ise sahnelerle ilgili tartışmalar. Bu yaz bu konuda pek çok olayı karşımıza çıktı. İrfan Şahinbaş yerleşkesine yapılan silahlı baskın, sanat konusunda bu yılın en büyük skandalı oldu. Gündüz vakti, alenen, Devlet Tiyatroları’nın bulunduğu araziye baskın yapıldı ve çatışma yaşandı. Bu çatışma ile ilgili hala net bir sonuca varılamadı. Buna devletin nasıl yaklaştığı önemli ancak daha acı bir noktayı işaret etmek istiyorum. Sanat camiası bile kendi içinde bu çatışmaya dair komplo üstüne komplo üretti. Daha ne denir ki?

Operet sahnesi ise bir başka yara. Ankara’nın en önemli sahnelerinden birisi yıpranmaması adına sadece devletin kullanımına tahsis edildi. Restorasyon diye bir kavram var. Bu konuda iyi bir ekip kurarsın, birkaç günde sahne yıprandıysa eski haline gelir. Zaten sanat adına iyice kısıtlı alanı olan Ankara, bu hamleyle daha da kısır bir döngünün içine saplandı.

Sahne krizi Operet ile de bitmiyor. Şinasi ve Akün sahnelerinin satılması girişimlerini de yaşadık bu yaz. İki sahne de Ankara’nın belleği. Ancak bu binanın otele dönüştürülmesi konusunda ciddi bir çaba var. Neyse ki bu yaz yapılan ihalede de yeterli fiyata ulaşılamadı. Ama bu tehdit hala var olmaya devam ediyor.

Yazının başında Devlet Tiyatroları’nın artık kanayan bir yara olduğundan bahsetmiştim. Sahneleri bir bir yok olmaya başlayan, her an tüm yapısının değişebileceği tehdidi ile hangi kurum, ne üretebilir? Oyuncular ise devlet memuru olmanın da etkisi ile susmayı tercih ediyor. Konuşan azınlık ise her an her türlü baskı ile karşılaşabileceğinin farkında. İzleyici ise ilk başta sanatına sahip çıktı ama yalnız olduğunu görünce o da desteğini çekti. Ortadaki tehlike çok büyük. DT’nin tamamen kapanmasının ötesinde tiyatronun ulaşılabilirliğine dair önemli bir problem var. Mevcut fiyat politikası ile kültür sanat için en önemli seçenek olan Devlet Tiyatroları’nın yok olması, şu andaki çalışmalarla sadece izleyiciyi sanattan uzaklaştırmaya yarayacak. İdeolojik konumlarına göre teşvik verilecek olan özel tiyatrolar ise ayakta kalmak için yine yüksek fiyat politikasını korumak zorunda kalacak. 

Bu yazıda yeni sezon oyunlarını anlatmak isterdim. Ancak oyun içeriğinden önce konuşmamız gereken başka şeyler vardı. Biraz da onun dertleşmesi gibi oldu bu yazı. Tüm bu olumsuz şartlara ve karamsarlıklarla dolu hale rağmen, yeni sezon başlıyor. Yine bol miktarda oyun izleyip, bazen çok sevdiğimiz bir oyuncuya sinirleneceğiz. Yine kışın ayazında oyundan çıkıp zar zor eve dönmeye çalışırken sahneye olan aşkımızdan bahsedeceğiz. Her şeye rağmen… Perde açılsın… Oyun başlasın…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.