Türkiye Cumhuriyeti, tarihinde ilk defa, çok önemli bir tercih için referandum yaptı. Parlamenter demokrasi mi yoksa fundemantal bir geçmişi olan bir kişinin, sorumsuz ve keyfi bir yönetim tarzı ile yoluna devam edip etmeyeceği konusunda bir tercih ile karşı karşıya bırakıldı.

Size bu kampanyanın ne kadar eşitsiz ve anti demokratik olduğundan bahsetmeyeceğim. Size AKP iktidarının, devletin bütün olanaklarını yanına alıp, EVET vermeyecekler üzerine nasıl bütün hışmıyla ve ceberrutluğuyla abandığından bahsetmeyeceğim. Parlamentonun üçüncü büyük partisi olan ve çoğunlukla Kürtlerin temsilciliğini üstlenmiş bir parti olan HDP'nin iki eş genel başkanını daha işin başında hapsedip, ardından da on milletvekilini daha sudan gerekçelerle tutuklattırıp, bu referandumda kolu kanadını kırık bir hale getirilmesinden de bahsetmeyeceğim. Hatta HDP'nin çoğu il ve ilçe yöneticisi olan ve sayıları beş bini geçen üyelerinin de pervasızca hapsedildiğinden de bahsetmeyeceğim. Özellikle, kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerde YSK'nın kanunsuz olarak, bu bölgelerdeki partilerin seçim görevlilerinin neredeyse tamamının görevlerinden azledilip, yerlerine AKP yandaşlarının getirilmesinin sonuçlarını, bu referandumda fazlasıyla yaşadılar.(CHP ve HDP, seçim sonuçlarının yaklaşık yüzde altmışına, usulsüzlük nedeniyle itiraz etti)

EVET demenin yasal ama HAYIR demenin iktidarın beslediği faşizan çeteler tarafından satırlı saldırılara maruz kalması demek olduğu, en küçük yerel HAYIR kampanyasının dahi devletin polisin tarafından basıldığı, başta ana muhalefet partisine bile toplantı yapma olanağının tanınmadığı bir referandum kampanyası sonunda 16 Nisan 2017 Pazar günü yapıldı.

Bu referandum, ülke tarihine: hukuksuzluğun, keyfiliğin, kuralsızlığın damgasının vurulduğu gün olarak geçti.

İlk olarak: Türkiye'nin başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere en büyük ilk sekiz büyük şehrin seçmenleri, bu referandumda, AKP iktidarının getirdiği: tek adam / faşizan yönetim biçimine, net bir biçimde HAYIR oyu verdi.

Ne var ki; EVET oyu veren illere baktığımızda, ülkenin ne üretiminde bir ağırlığı, ne turizminde  belirleyici bir üstünlüğü, vergilerinde ise neredeyse esamesi bile okunmayan, varlığı veya yokluğu ile bu ülkeye pek bir şey katmayan, ülkemizin entellektüel birikimi olan: edebiyat, resim, müzik gibi dallarda bırakın eserler vermeyi, yapılmış eserler konusunda hiç bir fikri olmayıp, bu konuda eserler verenleri aşağılayan geri kalmış insanların yaşadığı yerlerin muhafazakar insanları olarak tanımlayabiliriz.

Yani, en çok EVET oyu çıkan Bayburt, Aksaray, Rize, Gümüşhane ve Yozgat illeri,  HAYIR oyu veren İzmir, Ankara, İstanbul, Antalya ve Denizli illerinin tüm birikimlerini yok saymıştır.

İkinci olarak: Yüksek Seçim Kurulu, yasalarla belirlenmiş olan seçimlerin nasıl yapılacağı, oy verme işleminin nasıl yapılacağı, hangi hallerde oyların geçerli olup, olmadığını belirleyen kuralları, bu kez, sayım sırasında değiştirilmiştir. YSK'daki  AKP'li üyenin itirazı sonucunda : sayısını bilemediğimiz ( çünkü, hepsine oy sayımı sırasında mühür basılmıştır) EVET oyları, geçerli sayılmıştır.  Amiyane deyim ile: maç oynanırken, ofsayttan gol olmaz kuralı, AKP lehine değiştirilerek: YSK tarafından damgalanan seçmen pusulası geçerlidir kuralı, damgalanmasa da geçerlidir haline getirildi.

Bu durum elbette ki YSK kanununa göre " yasaldır" ama hukuksal olarak yanlıştır. Seçime şaibe karışmıştır. Böylesine hayati bir konuda yapılan referandumun sonucuna HAYIR verenlerin razı olması için; adil, eşit ve hilesiz bir seçim yaşandığına ikna olmaları gerekir. Aksi halde, ülkenin yarısını asla yanınıza alamazsınız. Eğer ülkenin "kahir ekseriyeti" sizin yanınızda değilse; o ülkeyi yönetemezsiniz

Üçüncü olarak: Yaklaşık yüzde iki buçuk ( bir milyon üç yüz bin kişi) fark olan ama henüz resmen ilan edilmeyen seçim sonucunda ülkemiz, bundan sonra farklı bir yönetim biçimine geçmiş olacaktır. Ülkenin yarısının asla kabul etmeyeceği bu tek adam / faşizan yönetimin geleceği yoktur. Önümüzdeki günlerde de göreceğimiz gibi, ülkemiz üç bölgeye bölünmüştür. Seküler düşünceden yana, laik, demokrasiyi yaşam biçimi olarak ele alan, eksiklerine karşın, parlamenter yönetim biçimini benimseyen bir Batı bölgesi (Trakya, Ege ve Akdeniz bölgesi şehirleri), dini inançları referans olarak alan, muhafazakar, demokrasi konusunda pek de kafa yormayan bir Orta Anadolu bölgesi( Konya'dan, Erzurum'a ve Karadeniz'in neredeyse tamamına yakını) ve bir Güney Doğu bölgesi( başta Diyarbakır, Batman, Mardin, Şırnak  ve Ağrı gibi Kürt illeri) oluşmuştur. Bu bölünmüşlük, "dış güçlerin" tam da arzuladıkları bir durum haline gelmiştir. "Türkiye'ye bahar" yaşatmak isteyenlerin ekmeğine kalınca bir yağ sürülmüştür. Hayırlı olsun Türkiyem.

Son bir saptama: ülke dışında yaşayan insanlarımız, bulundukları ülkelerde sol/sosyal demokrat partilere oy verirken, bizim ülkemize yazın ve misafir staüsünde gelip, ama oy verme haklarını; sağ, gerici, hatta faşizan eğilimler yönünde kullandıklarını gözlemledik. Bu iki yüzlü davranışlarının altında yatan en önemli neden ise: dışarda pragmatist ( siz ona oportünist de diyebilirsiniz) , içerde ise milliyetçilik ( siz ona aidiyetsizliği örtmek de diyebilirsiniz).

On beş yıllık Erdoğan yönetimindeki AKP iktidarını göz önüne aldığımızda, bu yeni dönemde de  Erdoğan'ın sınırsız ve sorumsuz yetkileri, bizi ne Avrupa Birliği ile ilişkilerde, ne de Orta Doğu'da şu anda girmek üzere olduğumuz bataklıkta yol gösterebilir. Ülkemiz, artık önünü göremez hale gelmiştir. Bu ülke, Tayyip Erdoğan ve AKP'den kurtulmadan, güzel günler göremeyecektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.