12 Eylül ile darbelendiğimizde, bizi darp edenlerin yıllara yaydığı bir OHAL’i yaşamıştık…  Az gidip uz gelmiş, sene 2017 olmuş üstelik yolun yarısını 20 kilometre geçmiştik. Sakalımız bile beyazlamıştı ama buna değmişti; zira her halin en yerli ve en milli hal olan OHAL’e çıkmak için olduğunu öğrenmiştik.

Dışarıda ve içeride çamura battıysan, tangır tungur gidiyorsan ve rotasızsan; bastırılabilir bir kalkışma girişimi nasıl da ilaç gibi gelir sana, değil mi?

Sokağa çağrılıp ölen sivillerin "şehit"  olduğu, gariban halkın hiç bir şeyden habersiz emir kulu çocuklarının "milletin değerlerine sahip"faniler tarafından "darbeci hain" olarak polisin gözü önünde darp edilip öldürüldüğü, günlerce sabaha kadar sela okutulup vatandaşların "demokrasi" nöbetine davet edildiği “çok hassas” günlerdir o günler! Birkaç günlüğüne ihtiyaç duyduğun “Yenikapı” ruh hali de varacağın nihai hali gizler, ne güzel... Muhalefet liderinin adı anons edilirken alandan yuhalama sesleri yükseldiğinde, “asla, bugün birliktelik günü” dersin, olur biter… Çünkü yarın var, öbür gün var, günler çuvala mı girdi, değil mi?

Siyasal İslamcı iki fraksiyonun iktidar kapışması olmasa ortaya saçılmayacak olan bu kokudan kimler sorumludur? 15 Temmuz’un ikinci kurtuluş savaşı olduğu anlatsanız ne olacak? Kim kimden kurtuluyor? 14 yıl boyunca memleketi birlikte kandırdınız, ortağınız size kazık atmaya kalktı diye bir gecede mağdur mu oldunuz yani? “Bu zındıklar bizi de kandırmış, Allah hepimizi affetsin” diyerek içinden sıyrılabilecek misiniz? En az 10 yıl gayrı resmi bir iktidar ortaklığınız olmadı mı bu “paralel” yapıyla? İnsanlıktan çıkmış bir araziyi paylaşmıyor muyuz ülke diye? Hangi kültür hakim kılınırken oldu bütün bunlar? Başarısız darbecinin başarılı olsa yapacağını yapmanın neresi demokrasiciliktir?

Dağları yakmak, şehirleri yıkmak, gece yarısı evleri basıp süt gibi gençleri vurmak, sokakları yasaklamak, pireyi deve edip beynimizi ezdirmek, memleketi canından bezdirmek… Yemek, yemek, yemek, doymamak ve bunun üstüne mezarlık sessizliğinde bir ülke istemek… Bakın, bu cehennem sizin eseriniz! Mutlu musunuz?

Eli iktidardan yana kalem tutmaya iyice alışan İslamcılar, faşizm adına restorasyon yapıyorlar. Teoriyi güncelliyorlar ama sınıf bakışından yoksun oldukları için yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Ezberledikleri üç beş laf etrafında dönüp duruyorlar ve hizmet ettikleri “para” adlı tanrı düzenine dinsel bir imanla sarılıyorlar. Dillerinden düşürmedikleri Siyasal İslam’ın bu düzene değil kendilerine ait bir sigorta olduğunu sanıyorlar… Oysa aralarından yazı tura atarak seçtiğiniz birine çalışmadığı yerden basit bir soru sorsanız apışıp kalacak.

14 sene önce açlık, yoksulluk, mazlum edebiyatı ve çaresizlik üzerinden yaptığı propaganda ile iktidara gelip yaraları saracağını söyleyen AKP; açlık, yoksulluk ve çaresizliği derinleştirdi, sarmayı vaat ettiği yaraları kalıcılaştırdı, yenilerini ekledi… Fakat bunları yaparken yine açlık, mağduriyet, yoksulluk ve çaresizlikten beslendi; kin ve öfkeye dayalı bir gerilimi hakim kıldı, enerjisini oradan üretti.

Daha fazla ışık, bilim ve aydınlık yerine; kendilerini hep iktidarda tutacak kalabalığın kemikleşmesi için çaba sarf ediyorlar.

Bu arada 100 bin kamu çalışanı işten atılmış, sanatçılar kovulmuş, gazetelere baskın yapılmış, tutuklamalar otomatiğe bağlanmış, ispiyonculuk almış yürümüş.. Cumhuriyet gazetesinin çaycısı bile ''buraya gelirse çay vermem'' dediği için Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla tutuklanmış.

Bunlar olur da Grup Yorum dışarıda mı kalır, o da tutuklanır tabii ki... Zaten kurulduğundan beri hep baskı gördü, kültür merkezi basıldı, talan edildi. 31 yıl boyunca hem müzikle hem baskılarla anıldıysa da, bunun böyle olmasını kendi istemedi… Her hak ve adalet arayışı kendi siyasal, hukuksal, sanatsal, ekonomik ve toplumsal kurumlarını da yaratır.

Burada yanlış giden bir şeyler var sanki… Bütün baskı, zor ve emir komuta yöntemlerini uyguluyorsunuz ama ekonomiyi canlandırma umudunu iki deste döviz bozdurup sokakta sekiz on kişinin sahte dolar yakmasına bağlamış durumdasınız… Haliniz hiç de iyi bir hal değil bence… İyi görünmüyorsunuz!

Allah çulsuz kulunu sevindirmek istediğinde, elindeki eşeği kaybedip sonra yeniden buldururmuş, öyle derler… Ve benim de hep aklıma; gerçekten sevindirmek istiyorsa bunu neden ikinci eşeği vererek yapmadığı takılır. Eşeğine kavuşan gariban kul bir dua, bir şükür, bir teşekkür...  Çünkü hayattaki en değerli varlığı eşeğidir, şükretmeyip ne yapsın? 
 

Bizim gibilerin de hayattaki en değerli varlığı özgürlüğüdür... Bunun için ekmek kavgamızın yanında özgürlük kavgamızı koyarız, ateşi harlar dururuz!


Sermaye sınıfı için mesai harcayan iktidarlar ise uyduruk nedenler ileri sürerek, çoğu kez de sürmeyerek, sıkı sıkıya bize bağlı haklarımızı kullanmamıza engel olurlar. Bizi biraz hapsedip bırakmakla, eşeğini kaybedip bulan gariban köylü gibi sevinmemizi mi isterler acaba?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Elekçi Hozger 2017-01-06 14:23:42

Koyunlari otlattum, siğirlari sağdum, lazuti değirmende öğüttüm, puğardan sulari geturdum, işleri biturdum ve yaziyi okudum yegenum. Allah halumuzi daha eyi etsun derum ama boş.