En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Hollandalı gibi olmak istiyorum. Hollanda vatandaşı gibi işime bisikletle gidebilmek istiyorum. İşimde çalışırken zevk alacağım iş ortamı istiyorum. Asgari ücretle bile çalışsam; ev kiramı ödemekte zorluk çekmeyeceğimi bilmek istiyorum. İşsizlik korkusu çekmeden yaşamama devam etmek nasıl bir duygudur diye düşünmek istemiyorum. Televizyonu açtığımda karşıma sabahtan akşama kadar sürekli aynı kişilerin ağız dolusu terörist ve vatan haini demelerini istemiyorum. Kendimin, devletim nazarında ne kadar değer taşıdığından emin olmak istiyorum. Sabaha karşı, evimin kapısının kırılıp,  baştan aşağı silahlı polislerin hoyratça içeriye girmesini istemiyorum. Vatan haini ve terörist oluşturan politikalar istemiyorum. Sürekli yeni hapishane açtıkları ile övünen yöneticiler yerine, hapishanelerin artık işlevsiz oldukları için kapatılıp, yerine yeni iş alanları açan yöneticiler istiyorum. Genç kızlarımızın, günün her hangi bir saatinde evlerine dönerken, korku duymalarını istemiyorum. Kadınların hangi nedenle olursa olsun, öldürülmesini asla kabul etmiyorum. İşçi ölümlerinde neredeyse dünya birincisi olacağımıza, üniversitelerimizin bilimsel başarılarda dünya sıralamasında ilk sıralarda olmasını istiyorum.

Peki, bu çok mu zor? Hani bizim ülkemizde asla olamayacak kadar güzel bir temenni mi? Bu dileğimiz yerine getirecek “şartlar” ülkemizde yok mu? Bu zor görevin altından kalkacak bir liderimiz yok mu? Bizim insanımızın eğitim seviyesi bu “işe” uygun değil mi? Müslüman mahallesinde salyangoz mu satmaya kalkıyorum?

İşe en baştan başlamalı, esas olanı başa koymalıyız. İnsanı en değerli varlık olarak gören bir anayasa yapmakla başlamalıyız. Bunun için hukuk, politika, sosyoloji, felsefe konularında uzman olarak bilinen kişilerden oluşan bir komisyonun hazırlayacağı ve ülkemiz insanlarının tamamının kendilerini tam olarak ifade edeceğini düşündüğü bu taslağı, öyle bağırıp çağırarak, vatan haini, terörist gibi suçlamalara vardırmadan, içeriğini günlerce, gerekirse aylarca tartışıp konuşarak oybirliği ile kabul etmeliyiz.

Bir lidere ihtiyaç duymadan da iyi şeyler yapmaya insanların gücü yetebilir. Cahillikle bağlarını koparmış toplumların liderlere gereksinimleri yoktur. Yeter ki; kendilerini ifade edebilecekleri özgürlükleri olsun. Yeter ki; hep birlikte ürettiklerimizden, insan onuruna yakışacak bir yaşamı sürdürecek payı alabilelim.

Ama en önemlisi: Ülkenin her bir insanını kapsayacak genişlik ve özgürlükte olmalı, onların temel hak ve özgürlüklerini amasız, olağanüstü koşulsuz güvence altına almalı. Her bir kişinin politik düşüncesinin ürünü olan oylarının bir tekinin bile boşa harcanmadığı seçim sistemi ile parlamentoda temsil edilmesi sağlanmalı. Parlamentomuzda varsın olsun on tane irili ufaklı parti. Varsın olsun üç veya dört partiden oluşan koalisyonlar ile yönetilelim. Ne zararı var? Bu sayede uzlaşma kültürü ile de tanışmış oluruz. Ülkemizin yaşadığı bu günler, tek bir partinin getirdiği dizginlenemez yetkilerinin doğası gereği, sorgulanamadan, her türden keyfiliğinin yapılmasının sonucudur.

Tekçilik: Zayıflık demektir, içeriğinin zenginliği yok demektir, farklılıklardan yoksunluk demektir, bakış açısından yoksulluk demektir, genişliğe ve kapsayıcılığa karşı, dışlayıcılığı dayatmak demektir, empati yoksunluğu demektir.

Yaşamın her alanında çoğulculuğu savunmak gerekir. Ülkemizde tek bir halk, tek bir kültür, tek bir dini inanış, tek bir ideolojik anlayış yoktur. Binlerce yıllık yaşanmış kültür mirasları ülkemizin her yanından fışkırmakta. Bırakalım insanlarımız inandığı ve istediği gibi özgürce, mutlu ve huzurlu yaşasınlar.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.