Eskilerin güzel bir deyimi vardır: "Zavallıcık, bir gün bile gün yüzü görmeden gitti." Gerçekten de, yaklaşık altmış yıllık hayatım neredeyse hep sağ iktidarlara (arada küçük kaçamaklar olan solumsu yönetimleri saymazsak) denk geldi: Demirel, Özal, Çiller ve Erdoğan. Bana göre her biri ülkeyi, diğerinden daha berbat biçimde yönettiler. Düşünsenize, ellili yılların ortasında Türkiye'de doğuyorsunuz ve aradan yaklaşık altmış yıl geçiyor, geriye dönüp baktığınızda koskocaman bir hüsran duyuyorsunuz. İyi gün adına, sevinçli günler adına belleğinize kaydedeceğiniz pek bir şey yaşamamışsınız. Her daim arkanızı kollamak zorunda kalmışsınız, aybaşına nasıl yettireceğim diye bin bir hesap yapagelmişsiniz. Sürekli işten atılıp, işsiz kalma korkusu ile tüm mobinglere sesinizi çıkaramamışsınız. Hayatınızda hiç bir vakit, gelecek hesabı dert etmeden, bırakın ailecek, tek başına bile iyi bir lokantaya girmeye cesaret edememişsiniz. Gecenin bir vaktinde, ıssız bir sokaktan korkusuzca geçememiş. Evinize girdiğinizde, kilit üstüne kilitlemenize  karşın, hala içinizde güven duygusunun olmadığını her seferinde hissetmişsiniz.

*****

Demirel'in 1. ve 2. Milliyetçi Cephe'si sırasında ülkemiz kan gölüne döndürüldü. Ülkede "sağ-sol çatışması" adı altında günlük 30'dan fazla insan öldürülüyordu. İntikam için darağacına yollanan 3 fidan ise başka bir zulümdü. Ecevit hükümetini düşürmek için TÜSİAD, gazetelere çarşaf çarşaf ilan veriyor, bir yandan da temel ihtiyaç maddelerini piyasaya sürmeyip; hem iktidarı zayıflatıyor hem de her seferinde zam yaparak piyasaya sürüyor. Ülkenin pek yerinde Alevilere yönelik katliamlar, devlet gözetiminde ülkücü çetelere yaptırılıyor.

12 Eylül 1980 askeri faşizm ve onun yan ürünü Özal döneminde ise 50'ye yakın genç idam edildi, başta Diyarbakır olmak üzere cezaevlerinde, sol/sosyalist ve Kürt insanlar akla hayale gelmeyecek işkenceler sonucu öldürüldüler. Sendikal örgütlenmeler o kadar baskı altına alınmıştı ki; bir daha belini doğrultamadılar. Öğretmen ve polis sendikalarına ve üyelerine yönelik baskılar, böylesine önemli iki alandaki örgütlenmeyi sona erdirdi.

90'lı yıllara damgasını vuran Tansu Çiller ve Ağar yönetimi, Kürt halkına yaşatılan yargısız infazlar ve uyuşturucu ticaretinin devleti yönetenler tarafından ele geçirilmesi olarak hafızalarımıza kazındı. Devlet, Kürt sorunu diye bir derdi olmadığını ( tıpkı son iki senedir yaşananlar gibi) dosta, düşmana gösterdi. Parlamentoya girmiş Kürt milletvekilleri, TBMM çatısı altında ve polis zoru ile apar topar alınıp, onlarca yıllık hapis ile cezalandırıldılar.

AKP ve onun değişmeyen lideri Erdoğan'ın 15 yıllık iktidarı, diğer sağ ve muhafazakar yönetimlerden pek çok konuda ayrıştığını gördük. Vergi kaçırmaktan hüküm giyenlerin maliye bakanı, dolandırıcılar kralı olarak hapse girenlerin, dini bütün inşaatçı olarak bir kez daha halkı dolandırmasının önünün açıldığını, hızlı tren adı altında ama alt yapısının değişmediği bir ortamda seçim için açılışı yapılıp, 41 insanımızın ölmesine sebep olanların başbakan yapıldığı, mafya babalarının kan banyosu yapacağız dediği için hiç bir ceza almadığı ama çocuklar ölmesin diyen öğretmenlerin hapsedildiğini hatırlıyoruz. Bir gün öncesine kadar, devletin bakanları ile ortak barış deklarasyonu açıklanmışken, ertesi gün bu mutabakatı tanımayan başbakanın açıklaması ile ülkemizin yine kan gölüne döndüğünü de hatırlıyoruz. Kendilerine emanet edilen çocuklara tecavüz eden islami vakıfların, bırakın cezalandırılmasını, devlet nezdinde daha da yükseklere çıkarıldığını da unutmadık. Bir sene önce, hatta bir ay önce bile söylediklerini yalanlayanlara şaşırırken, aynı konuşmanın başında söylediklerini, konuşmanın sonlarına doğru yalanlanmasına da artık şaşırmamayı öğrendik. Saray'da şaşa içinde yaşanırken, kıçındaki dona bile haciz gelenlerin, devletin itibarı masalını ağızlarından düşürmemesine anlam veremez hale geldik. Ancak, başka bir dünyada yaşayanlar da var.

*****

Yakın zamanda Küba'ya geziye giden arkadaşımdan dinlediklerimden sonra içim daraldı. Arkadaşımın anlattığına göre: Küba'nın şehirlerindeki her mahallede, o mahalleye ait ekilecek alanlar varmış. Her sabah, o mahallenin uygun olan insanları, tarlaya gidip mevsimine göre yapılacak olanları hep birlikte yapıyorlarmış. Hasat zamanı ise her evden bir kişi, sepetini koluna takıp, tarladan o öğün için pişireceği yemek için gerekli malzemelerden alıyorlarmış. Kimin ne kadar ve hangilerinden kaç kere aldığını denetleyen birileri yokmuş. Peki başka neler yok? Yaklaşık 11 milyonluk Küba'da işsizlik yok/devlet herkese iş veriyor, açlık yok/devlet zaten herkese yetecek kadar temel yiyeceği parasız dağıtıyor, kadına şiddet yok/eğlencesiz, şarkı söylenip, dans edilmeyen bir mekan bile yok/ev kirası, hastane masrafı, eğitim masrafı yok/evlenmek bile yok ama hamile kadına parasız hamile merkezlerine gitme zorunluluğu var. Evlerde perde yok, kilit de yok üstelik. Elbette Fatih Altaylı'nın tespit ettiği gibi patates de yok Küba'da.

Dünya'nın kıskandığı ülkemizin cumhurbaşkanı, cami açmak girişimi için Küba'ya gitmesine anlam verememişlerimiz olabilir. Küba'da kaç tane Müslüman var? Şu ana kadar gören olamamış ama olsun. Cami dediğin dünyanın her tarafına açılır. Ve gitmişken de, bu fakir ülkenin sağlık sistemini yakından incelemek de gerekmiş olabilir.

Şimdi lütfen önyargılarınızdan arınarak sorular sorun kendinize. Yukarıda yaklaşık yüz kelime ile kısaltarak anlattığım Küba'daki gibi mi yaşamak mı size daha mutluluk verir, yoksa son elli yılının özetini verdiğim Türkiye'de mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.