Önsöz yerine: Uluslararası politika yapıcıları, Recep Tayyip Erdoğan için alarm seviyesini kırmızıya yükselttiler. Bu hafta Washington Post’un başyazısında: “Tüm Türkiye vatandaşlarına yasaklama değil, Erdoğan Rejimi yetkilileri ve yakın işadamlarına cezalandırma getirilmeli” diye net bir hedef gösterildi (Vize yasaklamasını, buzdağının sadece suda görünen kısmı olarak algılamalıyız. Bunu kriz olarak adlandırıyorsak; Kasım ayından başlayarak, ardından gelecek olanlara ne isim verilir, siz tahmin edin).

Sanırım bu başyazıda yazılanları, şöyle okumalıyız: Türkiye Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ona yakın olan, neredeyse bütün ballı ihaleleri alma yetkisine haiz işadamları ile Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye sermayesinin, Amerika Birleşik Devletleri nezdinde farklı olduklarını görüyor ve “ilgililerin” de bunu böyle görmesini istiyor.

Varan 1

Yine Washington Post’un bir başka yazarı olan David Ignatius (Erdoğan’ın meşhur One Minute çıkışını yaptığı İsrail’in o zamanki Cumhurbaşkanı Simon Perez ile olan oturumunu yöneten kişi), ABD ve Türkiye arasındaki vize krizinin perde arkasındaki nedeni, lafı ağzında gevelemeden söylüyor: 27 Kasım’da New York’ta başlayacak olan Rıza Sarraf ve Türkiye Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın yargılanması.

 Ignatius, ‘ABD-Türkiye anlaşmazlığının merkezindeki adam mahkeme önüne çıkmak üzere’ başlıklı yazısına “ABD ile Türkiye arasında giderek sertleşen anlaşmazlığın merkezinde, Türkiye’nin hiddetli cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, para aklama ve dolandırıcılık suçlamasıyla mahkeme önüne çıkmak üzere olan Türk-İranlı altın tüccarının Amerikalı savcılar tarafından serbest bırakılması talebi bulunuyor.” diye giriş yapıyor. Erdoğan’ın “ Vatandaşımı tutuklayacaksın, sonra da itirafçı olarak kullanmak isteyeceksin” sözlerinin, aslında 27 Kasım’da başlayacak olan duruşmalardan önce, en son Amerikan Konsolosluğu’nda çalışan Metin Topuz’u da tutuklayarak; dava öncesi başta İzmir’de bir yıldır halen tutuklu bulunan Rahip Brunson ve diğerlerini, Rıza Sarraf’a karşı takas olarak kullanmak istediğini yazıyordu.

Ignatius ayrıca, Erdoğan’ın eski ABD Başkanı Obama ile telefon konuşmalarında iki kere, 15 Temmuz darbesinden yaklaşık iki ay sonra da hem Sarraf’ın serbest bırakılmasını, hem de davanın savcısı Preet Baharara’nın kovulmasını Başkan Yardımcısı Joe Biden ile de özel görüşmesinde dile getirdiğini, Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın da Biden’ın eşi Jill Biden’den aynı şeyleri istediğini öne sürüyor(artık dava dosyasında Emine Erdoğan’ın da resimleri giriş yapmış. Hem de Sarraf’ın avukatları tarafından bu resimler konmuş).  Eski bir üst düzey Obama yönetimi yetkilisi de, “Erdoğan’ın bu davaya dair saplantısının, davanın ilerlemesi halinde ailesine ve nihayetinde kendisine zarar verebilecek bilgilerin açığa çıkmasından kaynaklandığını varsayıyorduk” diyor.

“Davayı durdurmak için bu çeşitli girişimlere rağmen süreç ilerledi ve hatta iddianame, eski bir bakan ile önde gelen üç Türk’ü kapsayacak şekilde genişledi” diyen Ignatius,  “Erdoğan Trump’ın Sarraf’ın serbest bırakılması için yaptığı baskıya destek vereceğini ummuş olabilir. Ve Trump da başta Türk lidere sempatik yaklaşıyordu; onu mayıs ayında Washington’a davet etti. Fakat o ziyaret, Erdoğan’ın korumalarının Türkiye elçisinin dışındaki protestoculara saldırmasının gölgesinde kaldı ve Trump’ın manevra alanı kendi yönetiminin etrafındaki soruşturmalar nedeniyle zayıfladı.”

Varan 2

Bu yıl mayıs ayı sonunda basında “Nijerya gümrük polisi, Türkiye’den yola çıktığı belirtilen silah yüklü bir gemiyi Lagos limanında yakalayıp el koydu” diye küçük bir haber çıkmıştı. Aslında bu ilk değildi. Daha önce de defalarca Türkiye’den yola çıkan ve Nijerya’ya girerken içi silah dolu olarak yakalanan gemiler olmuştu ve ne “merkez basın” (aslında işin merkezi diye birkaç gazete dışında kalmadı ya) neyse ne de yandaş basın bunları yazmak gerekliliğini görmemişlerdi.

Sizce nereye gidiyordu bu Türkiye’den yola çıkan silah dolu gemiler? Nijerya hükümet yetkililerine göre Boko Haram terör örgütüne.

Yine bu hafta, Abdurrahman Dilipak’ın, "Aha bunu not edin" başlıklı yazısında, "Senaryo netleşiyor. Türkiye’yi, diktatörlük, soygun ve teröre destek vermekle, kara para cenneti olmakla suçlayacaklar", "Libya’da savcılık, büyük çoğunluğu Türkiye ve Katar’da bulunduğu ileri sürülen 826 kişi hakkında tutuklama kararı verdi. Bunların arkası gelecek. Bu başlık altında oluşturulan 5000 sayfalık dosya 5 yıldır masalarında bekliyor. Yurtiçi ve yurtdışından telefon kayıtları, videolar, hacklenen e-mail dosyaları, server’ler" diyen Dilipak, “Sadece AK Parti, bazı bakanlıklar ve resmi kurumlar yok bu dosyalarda, bazı şirketler, patronlar, gazeteciler, bürokratlar, STK’lar, herkes var.”

17/25 Aralık’tan sonra yakalanan MİT TIR’larındaki silahların nereye gittiğini artık hepimiz biliyoruz: Suriye’deki Özgür Suriye Ordusu adı verilen terörist gruplara, IŞİD ile savaşmaları için dağıtıldı. Ancak ÖSO’nun içinden pek çok grup buradan ayrılıp, IŞİD’e geçince; verilen bu silahlar, doğal olarak IŞİD’e  yardım olarak sonuçlandı. Bu söylediklerimizi bilmeyen yoktur ama ne ABD, ne de Rusya “şimdilik” işlerine gelmediği için, bu konuda ses çıkarmadılar. Ne var ki, yakında IŞİD’ın işi bittikten sonra, birdenbire bu alengirli silah verme işi hatırlanıp, uluslararası terörist gruplara silah desteği verilmesi suçu olarak ülkemizin ve AKP’nin pek çok bakanının başını ağrıtacağını biliyoruz.

Varan 3

Yine bu hafta içinde ABD Başkanı Trump, Savunma ve Dışişleri Bakanları ile yaptığı zirvede, kendileri için sınıra gelmiş ve tehlike arz eden 3 ülkeyi masaya yatırıp, saatler süren bir çözüm yollarını tartışması sanırım en dikkat çekici unsurların başına almamızı gerektiriyor. Öncelikle bu 3 ülke hangileri sorusunu sormamız gerekiyor: İran, Kuzey Kore ve Türkiye. Türkiye’nin bu sıralamada son haftalarda yaptığı ataklarla ilk sıraya yerleşmiş olduğunu da açıklamalardan öğreniyoruz.

Şu temel önermeyi baştan hatırlatayım: Bir partiyi veya bir yönetimi, ülke yönetimine kim getirmişse; yine onun tarafından götürülür. İstisnaya da tarihsel olarak DEVRİM adı verilir.

Görünen o ki: AKP’ye şah mat çekilmesi artık çok yakın. Ve yine görünen o ki: AKP’ye şah matı çekecek olan da ABD ve sadık müttefikleri olacak. Ve yine görünen odur ki: bu politika yapıcıları, AKP’nin yerine gelmesini düşündükleri partiyi (şimdilik biz bilmiyoruz) ABD’nin Think Thank’leri çok evvelden olasılıklara bakarak, kendileri için en iyi olacak yapılanmayı devreye sokmuşlardır.

Gelelim istisnai duruma. Bence bu istisnai durum, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yakın ekibi tarafından çok önceden görülüp, gerekli önlemler alınmak suretiyle tehlikenin dozu azaltılmış durumda. Ezop dili ile konuşmayı bırakırsak: HDP’nin iki eş Genel Başkanları başta olmak üzere pek çok milletvekili saçma sapan gerekçelerle tutuklanmış ve hapse atılmışlardır. Güney Doğu’da HDP tarafından kazanılan belediye başkanlıkları AKP tarafından ellerinden alınıp, onların da çoğu hapse atılmak suretiyle “ortadan kaldırılmışlardır”. Böylece, HDP’nin iktidar alternatifi olmasının önü kesilmiştir. CHP ise zaman zaman iyi ve doğru çıkışlar yapsa da; esas olarak AKP sonrası oluşacak iktidar boşluğunda, yönetime getirileceğini düşünerek, pozisyon alıyor.

Son söz yerine; şimdi doğru soruyu kendi kendimize soralım: Ne Yapmalı?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Adnan DEMİR 2017-10-16 23:01:17

Şah'ı savunacak vezir yok gibi, piyonlar oyun çıkartamıyor, şah kendi etrafında adım adım her yöne topaç gibi dönüyor